İzin verme
Ruhunu zincirlere vurmalarına
Ağlamanı görmelerine
İzin verme
Bırak en yakın dostun
Dilsiz duvarlar olsun
Sen yine palyaço maskeni takıp çık sahneye
Her zamanki rolünü oyna
Şu herkesin oynadığını
Sonra sen de hüznünü yaşa
Herkes gibi…
ARZ-U HALE KİFAYET ETMİYORSA
LİSAN, SUSMALI.
GÖZYAŞI AKMALI,
KİŞİNİN DUASI KABUL OLACAKSA
ONU GÜNAHSIZ BİR AĞIZLA
ANCAK DOSTU YAPMALI…
Ben beni bıraktığım zaman
Sen beni bırakma YA RAB !!!
ABDULLAH BİN CAHŞ HZ HAYATI Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretleri Uhud harbinde Hz. Abdullah bin Cahş\’la arasında geçen konuşmayı şöyle anlattı: "Uhud’da savaşın çok şiddetli devam ettiği bir andı. Abdullah bin Cahş yanıma sokuldu elimden tuttu ve beni bir kayanın dibine çekti. Bana şunları söyledi:- Şimdi burada sen duâ et ben "âmin" diyeyim. Sonra ben duâ edeyim sen de "âmin" de! Kıyasıya vuruşayım Ben de "Peki!.." dedim ve şöyle duâ ettim: – Allahım bana çok kuvvetli ve çetin kâfirleri gönder. Onlarla kıyasıya vuruşayım. Hepsini öldüreyim. Gâzi olarak geri döneyim. Abdullah bin Cahş benim yaptığım bu duâya bütün kalbiyle "âmin" dedi. Sonra kendisi şöyle duâ etmeye başladı: – Allahım bana zorlu kâfirler gönder kıyasıya onlarla vuruşayım. Cihâdın hakkını vereyim. Hepsini öldüreyim. En sonunda bir tanesi de beni şehîd etsin.Gönlüm böyle bir duâya "âmin" demek arzu etmiyordu. Fakat o istediği ve önceden söz verdiğim için mecbûren "âmin" dedim.Kılıcı kırıldı Daha sonra kılıçlarımızı çektik savaşa devam ettik. İkimiz de önümüze geleni öldürüyorduk. O son derece bahadırâne harbediyor düşman saflarını tarumar ediyordu. Düşmana hamle üstüne hamle ediyor şehîd olmak için derin bir iştiyakla hücûmlarını tazeliyordu. "Allah Allah!.." diye çarpışırken kılıcı kırıldı. O anda sevgili Peygamberimiz ona bir hurma dalı uzatarak savaşa devam etmesini buyurdu. Bu dal bir mu’cize olarak kılıç oldu ve önüne geleni kesmeye başladı. Birçok düşmanı öldürdü."[Daha sonra bu kılıç vârisleri elinde uzun seneler kaldı. En son bir Türk kumandanı iki yüz altına bunu satın almıştır.] Savaşın sonuna doğru Abdullah bin Cahş Ebûl Hakem isminde bir müşrikin attığı oklarla arzu ettiği şehâdete kavuştu. Şehîd olunca kâfirler bu mübârek şehîdin cesedine hücûm ederek burnunu dudaklarını ve kulaklarını kestiler. Her tarafı kana boyandı. Muharebe bittikten sonra Abdullah bin Cahş’ı şehîd edilmiş bulan Hz. Sa’d durumu ve onun yaptığı duâyı Peygamber efendimize anlattı. Resûlullah efendimiz de onun duâsının kabûl edildiğini ve bu dünyada istediğine kavuştuğunu âhırette de istediğine kavuşacağının anlaşıldığını bildirdi. Hz. Abdullah bin Cahş’ı ve dayısı "Seyyidüşşühedâ" ya’nî "Şehîdlerin efendisi" Hz. Hamza’yı aynı kabre defnettiler.Abdullah bin Cahş hazretleri Resûlullahın halası Ümeyme ile Cahş’ın oğludur. Zevcât-ı tâhirâttan Zeyneb binti Cahş’ın kardeşidir. Habeşistan\’a iki kere hicret etti. Birkaç kere ordu kumandanı yapıldı.Hz. Ebû Bekir’in vasıtasıyla kelime-i şehâdet getirerek ilk Müslümanlardan olmak şerefine kavuştu. En çok katlananınızdır Abdullah bin Cahş hazretleri İslâmiyeti heyecanla yaşayan zâtlardandı. İlk Müslüman olduğu yıllarda kâfirler kendisine her türlü ezâ ve cefâyı yapmışlardı. Hepsine de îmânının verdiği güç ile mukabele etmiş ezâ ve cefâlara katlanmıştır. Peygamber efendimiz kendisi için buyurmuştur ki:- Açlığa ve susuzluğa en çok dayanan ve katlananınızdır.Resûlullah efendimizin şehîdler için verdiği müjdeleri duyarak hep şehîd olmaya can atar harplerde hep en önde kahramanca çarpışırdı. Peygamber efendimiz hicretin ikinci senesinde Nahle’de Kureyş müşriklerini gözetlemek üzere ilk önce Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı göndermek istemişti. Hz. Ebû Ubeyde Peygamber efendimizden ayrılmaya dayanamıyarak ağlamaya başladı. Bunun üzerine Peygamberimiz onu göndermekten vazgeçti. Hz. Abdullah bin Cahş der ki: "O gün Resûlullah aleyhisselâm yatsı namazını kılınca bana buyurdu ki: – Sabahleyin yanıma gel! Silahın da yanında bulunsun! Seni bir tarafa göndereceğim. Sabah olunca mescide gittim. Kılıcım yayım ok ve çantam üzerimde kalkanım da yanımda idi. Resûlullah efendimiz sabah namazını kıldırdıktan sonra muhâcirlerden benimle birlikte gidecek birkaç kişi buldu. Bir mektup vererek buyurdu ki: – Seni bu kişilerin üzerine kumandan tayin ettim. Git! İki gece yol aldıktan sonra mektubu aç! Orada yazılanlara göre hareket et!- Yâ Resûlallah! Hangi tarafa gideyim?- Necdiye yolunu tut! Rekiye’ye kuyuya yönel!"Abdullah bin Cahş hazretleri Nahle seferine görevlendirildiği zaman ilk defa "Emîr-ül-mü’minîn" sıfatı verildi. Böylece İslâmda ilk tayin olunan "emîr" oldu. Mücâhidlerin iki kişisi için bir develeri vardı.Kimseyi zorlama!Sekiz veya oniki kişilik bir birlik ile iki gün sonra Melel mevkiine vardıklarında mektubu açtı. Mektupta şunlar yazılıydı:Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu mektubu gözden geçirdiğin zaman Mekke ile Tâif arasındaki Nahle vâdisine ininceye kadar Allahü teâlânın ismi ve bereketiyle yürüyüp gidersin. Arkadaşlarından hiçbirini seninle birlikte gitmeye zorlamayasın! Nahle vâdisindeki Kureyşlileri Kureyşlilerin kervanını gözetleyip denetleyesin! Onların haberlerini bize bildiresin!Emîr-ül-mü’minîn Hz. Abdullah bin Cahş Peygamberimizin mektubunu okuduktan sonra "Bizler Allahü teâlânın kullarıyız ve hep O’na döneceğiz. İşittim ve itâat ettim. Allahü teâlânın ve sevgili Resûlünün emrini yerine getireceğim" diyerek mektubu öpüp başına koydu. Sonra arkadaşlarına dönerek dedi ki: – Hanginiz şehîd olmayı istiyor ve özlüyorsa benimle gelsin! Gelmek istemeyen dönüp gidebilir hiçbirinizi zorlayıcı değilim. Gelmezseniz ben tek başıma gidip Resûl aleyhisselâmın emrini yerine getireceğim.Biz de işittik Arkadaşları hep birden cevap verdiler: – Biz de işittik. Allahü teâlâya Peygamber efendimize ve sana itâat edicileriz. Nereye istersen Allahü teâlânın bereketi ile yürü.Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretlerinin de bulunduğu küçük ordu ile Hicâz’a doğru yol aldılar ve Nahle’ye geldiler. Bir yere gizlendiler. Oradan gelip geçen Kureyşîleri gözetlemeye başladılar. Bu sırada bir Kureyş kâfilesi geçti. Develer yüklü idi. Mücâhidler Kureyş kâfilesine yaklaşarak onları İslâma da’vet ettiler. Kabûl etmeyince çarpışma başladı. Çarpışma sonunda birisini öldürdüler ikisini esir aldılar. Birisi de atlı olduğu için ona yetişemediler. Kâfirlerin bütün malı mücâhidlere kaldı. Hz. Abdullah bin Cahş bu ganimet mallarının beşte birini Resûlullah efendimize ayırdı. Bu ganimet Müslümanların aldıkları ilk ganimetti. Bu beşte bir hisse de ilk ayrılan beşte bir idi. İlk öldürülen müşrik ve alınan esirler de bu Nahle seferindeydi. Daha henüz ganimetle ilgili âyet-i kerîmeler gelmemişti. Bundan sonra Bedir gazâsı oldu. Alınan esirler için Resûlullah efendimiz Hz. Ebû Bekir Hz. Ömer ve Hz. Abdullah bin Cahş’a danıştı. Hicretin üçüncü senesinde yapılan Uhud harbinde büyük kahramanlıklar gösterdi. Hz. Abdullah bin Cahş yiğitliğin sembolüydü.En çok özlediği Abdullah bin Cahş Peygamberimize çok bağlı idi. Resûlullah efendimiz onu emîr tayin ettiği vakit kendisine sormuştu: – Ey Abdullah! Dünyada en çok arzu ettiğin özlediğin nedir?Bunun üzerine "Allah ve Resûlüne muhabbettir" diye arzetmişti. Hz. Abdullah orta boylu çok yakışıklı bir zât idi. Peygamber efendimizi pek ziyâde severdi. Bu muhabbet uğrunda canını fedâdan çekinmemiş Uhud harbinde en büyük kahramanlığı göstererek Allahü teâlânın rızâsı uğrunda şehâdet şerbetini içmiştir. Eshâb-i kirâm arasında lâkabı "El Mücâhidü fillah" ya’nî "Allah yolunun fedâisi" idi. Şehîd olduğunda 40 yaşlarında idi. Allah yolunda Habeşistan’a yapılan ikinci hicretten sonra âilece Medîne’ye hicret etmişti. Medîne’ye hicret edince Asım bin Sâbit ile kardeş oldu
18 Haziran 2015 Perşembe
Kelime-i Şehadet Sarayının Sultan-ı Rusülü
İlahî muhabbet sâikıyla yaratılan kâinâtın ve onun özü durumundaki insanın aslî cevherini Muhammedî nûr teşkîl eder.
Bu cihetle hakîkat-i Muhammediyye, muhabbet saltanatının zuhûr aynasıdır. Varlığı gölgesine alan muhabbet nûru, semânın ve yeryüzünün teşekkülüne vesîle olmuştur. Allâh Teâlâ, O’na buyurmuş, böylece O, bütün mahlûkâta zirve teşkîl etmiştir. Hem öyle bir zirve ki, Cenâb-ı Hakk, O’nun ism-i şerîfini tâ ezelde kendi ism-i şerîfiyle beraber zikretmiş ve levh-i mahfûza:
“Lâilâhe illâllâh Muhammedü’r-Rasûlullâh…” şeklinde nakşetmiştir.
Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-‘ı, cennette işlediği zelleden ötürü dünyâya indirdikten sonra onun semâda bu yazıyı görüp de Hazret-i Muhammed Mustafâ hürmetine af taleb etmesi üzerine mağfirette bulunmuş ve şöyle buyurmuştur:
“-Ey Âdem! O, bana mahlûkatın en sevgili olanıdır. (Duâ edeceğin zaman) O’nun hakkı için bana duâ et! (Çünkü şu an O’nun hakkı için ettiğin duâ sebebiyle) ben seni bağışladım. (Bilesin ki), şâyet Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım.” (Hâkim, Müstedrek, II, 672; Beyhakî, Delâil, V, 488-489)
Kelime-i şehâdette de ifâde ettiğimiz gibi elbette ki O bir “kul”dur. Lâkin bu kulluğu insan hakkındaki telakkîmizle doldurmaya çalışmamalıyız. Zîrâ hakîkat-i Muhammediyye karşısında bizim idrâkimiz, metafizik hâdiseleri kavramak hususunda bir çocuk idrâkinden farksızdır. Çünkü Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kullar içinde seçilmiş, sertâc-ı cihân olmuş bir “rasûl”dür. Hem öyle yüce bir rasûldür ki, bütün peygamberlerin adı, O’nun mübârek adında cemolmuştur. Bütün peygamberlerin getirmiş olduğu şerîat, yâni dîn-i mübîn, O’nun getirdiği İslâm ile kemâl bulmuştur.
Sultanlar adına hutbeler okunur, paralar basılır ve onların devletleri son bulmasın diye duâlar edilir. Lâkin bir zaman sonra, o sultanlar da devletleri de târih sahnesinden siliniverirler. Ancak nebîlerin adına okunan hutbeler böyle değildir. Nebîlerin ve onların vârisi olan velîlerin saltanat ve devletleri dâimîdir, sonsuzdur. Onlar, Hakk katında olduğu gibi gönüllerde de ebedîleşmişlerdir. Pâdişâhların ve devlet ricâlinin saltanatları ise, geçici, gel-geç bir dünyâ saltanatıdır. Dolayısıyla zevâle mahkûmdur. Nitekim öyle de olur. Fakat peygamberler ve velîler, kulları Mevlâ’ya götüren yüce kılavuzlardır. Onlar fânîliği ebedî olana fedâ ederek ölümsüzleşmiş ve zevâlden kurtulmuş müstesnâ rûhlardır. Berzah âleminde de sonraki âlemde de saltanatları devam eden mâneviyat sultanlarıdır. Onlar, dünyâda ve âhırette: (Yûnus, 92) beyânına muhatabdırlar. Bu kıymetli rûhların oluşturduğu safların mihrabında da sertâc-ı enbiyâ Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz vardır.
Bu itibarla her zâhirî pâdişâhın ismi silinir giderken dünyâ ve âhıret sultanı olan Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in mübârek ism-i şerîfi yerde, gökte ve gönüllerde ebedîdir. O halde gönüllere dünyevî pâdişâh ve onlara âid saltanatların nâmını değil, o ebedîlik tahtında oturan eşsiz sultanın nâmını silinmeyen muhabbet yazısı ile yazmalı ki, kalblerimiz, kendisine verilen ulvî kıymetini muhâfaza edebilsin.
Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hakk’ın:
“(Ey Rasûlüm!) Sen onların içinde iken Allâh, onlara azâb edecek değildir!..” (el-Enfâl, 33) beyânı müşrikler için vârid olmuş bir âyet-i kerîmedir.
İşârî mânâda bu demektir ki, o Varlık Nûru’nu gönlünde taşıyan mü’minler hakkında büyük müjdeler ve mükâfatlar vardır. Bu demektir ki, bir mü’min kulun gönlü, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘e ne kadar muhabbetle dolarsa, o kadar azâb-ı ilâhîden ve gazabullâhdan uzaklaşmış olur. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın yüce bir va’didir. Yâni Mevlâ, gönlümüzde Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- varsa bizi helâk etmeyecek ve bize azâbda bulunmayacaktır.
Velîler ve sâlihler, gönül aynalarında en saf ve şeffaf nakışlar görülebilsin diye rûhlarını O’nun muhabbeti ile parlatırlar. Maddî aynalarda ancak cisimleri olan şeyler, şekiller ve renkler görünür. Velîler ve sâlihlerin gönül aynalarında ise, O’ndan akseden nûr ile en şeffaf duygular, düşünceler, duâlar, ilâhî nûr ve feyzler ışıldar.
Güzeller, kendilerini aynada görmek ister. Kendi güzelliklerini sevecek göz ve gönül ararlar. Mutlak güzel olan Rabbin, kâinatı ve insanları yaratışındaki sır da böyledir. Hadîs-i kudsîde:
“Ben gizli bir hazîne idim, bilinmek ve sevilmek istedim.” buyurulması bundandır.
Yaratılışın başlangıcı, O’nun nûru ile vücûd bulduğundan kürre-i arzda zuhûr eden bütün peygamberler, başta Hazret-i Âdem olmak üzere O’ndan niyâbet tarîkı ile O’nun nûrunun feyz ve berekâtını taşımışlardır.
Bütün güzellikler O’na âiddir. O’nun sebebi ile yaratılmışlardır. Nerede bir güzellik varsa, O’ndan akistir. Âlemde bir çiçek açılmaz ki, O’nun nûrundan olmasın! Zîrâ O olmasa idi, hiçbir şey vücûd bulmaz idi. O ki, o yüzden varız… O ki, solmayan, aksine gün geçtikçe tazelik ve taraveti daha da artan serâpâ nûrdan ibâret bir gonca-i ilâhîdir.
Hazret-i Mevlânâ buyurur:
“Cebrâîl -aleyhisselâm-, sadece bir kanadını açınca doğuyu da batıyı da kaplamıştı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, onu görünce, ona bu heybeti verenin büyüklük ve azametini düşünerek kendinden geçip bayıldı.”
“Lâkin Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, eğer hakîkat-i Muhammediyye’nin o akıl almaz kanadını açsa idi, Cebrâîl ebedî olarak kendinden geçer, bir daha kendine gelemezdi.”
“Zîrâ Habîbullâh, Cebrâîl’le beraber sidretü’l-müntehâ’ya varınca Cebrâîl durmuş ve: demiştir.”
O, canlardan azîz, cânânlardan üstün, her vechile muhabbete en lâyık müstesnâ bir yaratılıştır. Gelmiş ve geleceklerin en güzeli ve fazîletlisi, insanlığa ağlayanların en merhametlisi, yegâne mürşid ve rehberdir. O ki, kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar vahşet zindanına düşenleri gözü ve gönlü yaşlı âşıklar hâline getirmiş, onlara kitabı, sırrı ve hikmeti öğretmiştir. O’nu her şeyden üstün tutmak, emsâlsiz bir aşk ve muhabbetle sevmek, îmânın kemâlindendir. Bu muhabbetin zirvesi, hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilir:
“Sizden biriniz beni, ana-babasından, çoluk-çocuğundan ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe hakkıyla îmân etmiş olmaz!..”
Bu hadîs-i şerîf, îmânın kemâlinin Hazret-i Peygamber muhabbeti ile yeşereceği hususunda ne güzel bir tenbîh ve îkâzdır. Bu muhabbetten uzak kalanlar için feyz ve inkişâf yolları kapalıdır. Aşk tohumu, ancak O’nun muhabbet toprağında yeşerir. Gönle bereket ve feyiz menbaı O’dur. O’nun muhabbet toprağı, nice taşlaşmış gönülleri bir mücevher saflığına, diğerleri arasında altın ve gümüş kıymetine yükseltmiştir.
O’nun muhabbet toprağında yeşerenlerin başında gelen ashâb-ı kirâm, târiflere sığmayan bir aşk iklîminde yaşamışlardır.
Bir hanım sahâbiyeden ibret dolu bir muhabbet-i Peygamberî manzarası:
Kâ’b’ın kızı Nesibe-radıyallâhu anhâ-, müslümanlarla birlikte Uhud gazâsına iştirak etmişti. Kendi elleri ile hazırladığı kaplarla yaralılara su taşırken, müslümanların bozguna uğrayarak dağıldığını gördü. Bunun üzerine derhal Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in yanına koştu. Atılan ok ve taşlara kendini hedef yaparak bütün gayret ve cesâreti ile Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i korudu. Bu fedâkârlığı sırasında atılan ok ve taşlarla on iki yerinden de yaralandı.
Onun bu hâlini takdîr ve tahsîn buyuran Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Bugün Nesibe falan ve filan kahramanları geçmiştir.” buyurarak ondan sitâyişle bahsetti.
Böylece dindarlığın verdiği şuurla harplerde gösterdiği kahramanlığından dolayı Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in medhine ve iltifâtına mazhar olan Nesîbe’nin ismi, örnek müslüman hanımlardan biri olarak İslâm târihine geçti.
Bir diğer muhabbet tezâhürü:
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in bir sohbetinde Sevbân -radıyallâhu anh-, Habîbullâh’a pek derin ve dalgın bir surette bakıyordu. Gâyet de ızdıraplı bir hâli vardı. Öyle ki onun bu hâli, Âlemlerin Efendisi’nin dikkatini çekti. Merhametle sordular:
“-Yâ Sevbân! Nedir bu hâlin?”
Sevbân -radıyallâhu anh-, bu iltifat ile muhabbet çağlayanı hâline gelen sevdâlı gönlüyle şöyle dedi:
“-Anam, babam ve bu cânım sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Senin hasretin beni öyle yakıp kavurmaktadır ki, nûrundan ayrı geçirdiğim her an bana ayrı bir hicran olmaktadır. Dünyâda böyle olunca âhırette nice olur diye dertleniyorum. Orada siz peygamberlerle beraber olacaksınız. Benim ise, ne olacağım ve nerede bulunacağım belli değil! Üstelik cennete giremezsem, sizi görmekten tamamen mahrum kalacağım! Bu hâl beni yakıp kavuruyor ey Allâh’ın Rasûlü!”
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Sevbân ile birlikte ashâb-ı kirâmdan da zaman zaman vâkî olan bu ve benzerî hicranlı sözlere ve ayrıca kıyâmete kadar gelecek olan ümmetin muhabbet ve aşk kâfilesinin yanık gönüllerine sürûr dolu bir müjde sadedinde şöyle buyurmuşlardır:
“Kişi sevdiği ile beraberdir…”
Tabiî ki, samîmî muhabbet, itâat ve teslîmiyyet şartı ile_
O vefât ettiğinde ashâbın hâli, hüznün son raddesindeydi. Âdetâ yanıp erimiş bir mum misâli gibiydi. Zîrâ düşünüyorlardı ki, O’nu görmeden bir gün bile duramayan âşık gönülleri, artık kendisini bu fânî dünyâda hiç göremeyecekti. İşte bu hicrân ve yanışa dayanamayan Abdullâh bin Zeyd -radıyallâhu anh-, ellerini yüce dergâha mahzûn bir gönülle açarak:
“İlâhî! Artık benim gözlerimi âmâ kıl! Ben her şeyden çok sevdiğim Peygamberimden sonra artık dünyâda bir şey görmeyeyim!..” diye ilticâ etti ve oracıkta gözleri âmâ oldu.
Hazret-i Peygamber’e ashâbın engin aşk ve muhabbetini kelimelerin mahdud imkânları ile îzâh etmek mümkün değildir. Sayısız misâller deryâsından birkaçı da şöyledir:
Enes -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Rasûlullâh’ı berber tıraş ederken gördüm. Ashâb, etrâfını çevirmişti. Kesilen mübârek saç ve sakal tellerinin tekinin dahî yere düşmemesi için âdetâ onları kapışıyorlardı.”
Sahâbe-i kirâm, Hazret-i Peygamber’in hem eşyâları hem de saç ve sakalının mübârek telleriyle teberrük hâlinde olurlardı. Savaşlarda bile bu teberrük heyecanını taşımışlardır. Bunun en güzel misâli Halid bin Velid -radıyallâhu anh-‘ın Hazret-i Peygamber’in saçlarından aldığı birkaç mübârek teli sarığında saklamasıdır. Rivâyet olduğuna göre Hâlid -radıyallâhu anh-, Yermük savaşında bu sarığı kaybetmişti. Askerlerine:
“-Onu arayın!” diye talimat verdi.
Aradılar, bulamadılar. Hazret-i Halid, tekrar aramaları için emir verdi. Bu defa buldular. Baktılar ki, eski bir sarık imiş! Sahâbî, bu eski sarık üzerinde Hazret-i Hâlid’in bu kadar ısrar etmesine hayret etti. Bunun üzerine Hâlid -radıyallâhu anh-, şunları söyledi:
“-Rasûlullâh saçlarını kesmişti. Ashab o saçları kapıştılar. Ben de alnından birkaç tel aldım ve bu sarığın içine koydum. Bu benim için öyle bir bereket oldu ki, onunla girdiğim bütün savaşları zaferle neticelendirdim. Zaferlerimin sırrı, benim Rasûlullâh’a olan muhabbetimdir.”
İşte bu muhabbetten kaynaklanan bir sâikle günümüze kadar Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘den muazzez bir hâtıra olarak devam eden saç ve sakallarının mübârek telleri, câmî minberlerinde saklanarak “sakal-ı şerîf” adı ile asırlardan beri ümmete rahmet olagelmektedir.
Misâllerde görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘e muhabbetin bereketi, yalnız mânevî âlemde tezâhür etmez. Zâhir âlemde de o feyz ve bereketin müşahhas tezâhürleri olur. Bunun en iyi misâli 700. kuruluş yıldönümünü idrâk ettiğimiz Osmanlı Devleti’dir. Onlar, devletlerini çoğu kere “Devlet-i Muhammediyye” suretinde adlandırmışlar ve ordularındaki her ferdi -kendi istidadları mikdarınca- o yüce varlığın bir küçük modeli telâkkî ederek “Mehmedcik” diye isimlendirmişlerdir. Nitekim Osmanlı Devleti’nin tarihteki diğer İslâm devletlerinin hepsinden daha uzun bir ömürle muammer olması da, başka meziyetleri yanında bir de ve en ehemmiyetli olarak Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘e tekrîm ve muhabbette erişilmez bir zirvede oluşlarıdır.
Aşağıda anlatacağımız hâdiseler, bu zirveye tipik birer misâldir:
Dünyâ müslümanlarının Harameyn’e kolayca gidip gelmelerini te’mîn için Hicaz Demiryolu Hattı’nı inşâ ettiren II. Abdülhamid Han, bu demiryolunun sünnet-i seniyyeye uygun olması için Hazret-i Peygamber’in seyahatlerinde dinlendiği noktalara istasyon yapılmasını emretmiş, böylece demiryollarını bile bir muhabbet akışı içinde Medîne’ye ulaştırmıştır.
Diğer bir misâl:
Osmanlı paşalarından meşhur Medîne müdâfii Fahreddin Paşa, Rasûlullâh’ın rûhâniyeti rencide olur endişesiyle Ravza’nın tamirinde vazîfe alan ustalara herhangi bir çivi çakmak îcâb ettiği takdirde mutlaka tahta çekiç kullanılması ve çekiç ile çivi arasına da lastik bandaj konularak sükûnetin ihlâl edilmemesini emretmiştir. Bu hususta onu böylesine bir edeb ve inceliğe sevkeden âyet-i kerîme şöyledir:
“Ey îmân edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin! Birbirinize bağırdığınız gibi Peygamber’e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (el-Hucurât, 2)
Nûrunu güneşten alan ay, nasıl güneşin varlığına delîl ise, nur-i Muhammedî ile nurlanan peygamberler ve velîler de O’nun birer şâhididirler. Bunun içindir ki diyen ve bunu muhabbet ve aşkla tâ gönülden söyleyen her kalbde, ayna ışık vurmuş gibi ilâhî bir parıltı yanar. Hattâ bazen öyle kuvvetli yanar ki, böyle gönüller, o nurun aksinden bütün ruhlarının târifsiz bir hazzı içinde yaşarlar.
Bu hazzı yaşayanlardan Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh-‘ın hâli ibretle doludur:
Bilâl -radıyallâhu anh-‘ın dünyâda tutunacak bir dalı, sığınacak bir yakını ve ızdırabını paylaşacak bir dostu yoktu. Sadece bir köleydi. Ama birgün geldi, îmân nûru ile şereflendi. Bundan sonra îmânı ve onu muhâfaza için yaşadığı hâller, yâni kelime-i tevhîd uğruna katlandığı ızdıraplar, kıyamete kadar gelecek olan mü’minlere îmân mücâdelesi yolunda örnek oldu.
O, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in yüzünü ve nûrunu görmüş, yanmış ve O’nun muhabbet bağına girmişti. Âdetâ bütün varlığı ile O’ndan bir parça hâline gelmişti. Ancak ilâhî nurdan nasîbsiz olan sahibi, onu bu îmânından ötürü çölün kızgın sıcağında alevli kumların üzerine yatırarak kendisine işkenceler yaptı. Çıplak vücudunu acımasızca kırbaçlattı. Siyah derisinden kırmızı kanlar fışkırdı. Etrafını saran gâfil kalabalık:
“-Ey pis köle! Bize dön kurtul!” dediler.
Hazret-i Bilâl ise, yatırıldığı kızgın kum deryâsında yaralı bir arslan gibi kükredi ve kelime-i tevhîdi bütün gücü ile haykırdı.
Bunun üzerine galeyana gelen azgınlar kendisine vurmaya devam ettiler. Vurdular, vurdular… Hırslarını alamadılar ve boynuna ip bağlayıp sürüklediler. Bütün bunlara ve türlü türlü eziyetlere rağmen Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh-, Allâh ve Rasûlü’nün muhabbet kalkanına sığınmıştı. Kendisine yapılanları âdetâ hissetmiyor, gönlü sadece muhabbetullah ve muhabbet-i Rasûlullâh ile dolup taşıyordu. Yüreği dünyâlar kadar geniş bir haldeydi. Oysa maddî âlemde hâli perîşândı; kuru başını sokacak bir kulübesi dahî yoktu.
İşte Hazret-i Bilâl’in bu aşk ve muhabbeti, onu kölelikten gönül tahtlarındaki sultanlığa yükseltti. Âlemlerin Efendisi’nin bağrı yanık müezzini oldu. Öyle ki, son nefesinde de O’nun aşk ve muhabbeti dudaklarında tebessüm ve terennüm hâlindeydi:
“-Sevinin, sevinin!.. Ben Allâh Rasûlü’nün yanına sefer ediyorum…” dedi ve ötelere uçuverdi…
Bir kul, Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in hakîkati ve nûrundan bir Allâh dostu vâsıtasıyla nasîb alsa, bu nasîb O’ndan olduğu için bizzat Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘den alınmış gibidir. Tıpkı bir mumdan bir başka mumun yakılması gibi_ Kandilleri yakan ve onlar vâsıtasıyla etrafı aydınlatan alev, aynı alevdir. Kul, bu kandillerin en sonuncusuyla da aydınlansa, o ziyâ, ilk ışıkla parıldadığından dâimâ ilk kaynağı aksettirir. Dolayısıyla bir kimse, bir başkasında ışıldayan ilâhî güzelliğe ister bilerek, ister bilmeyerek kendisini kaptırsın, hakîkatte hayrân ve âşık olduğu letâfet, Allâh Teâlâ’nın güzelliğidir ve O’nun varlıklarda ve insanlardaki hârikulâde in’ikâsıdır. Hiç şüphesiz bu in’ikâsın en büyük tecellîsi de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘de zuhûr etmiştir. Bu itibarla Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kulu Cenâb-ı Hakk’a götüren yegâne rahmet ve vuslat köprüsüdür.
Muhabbetin derecesi, eserinde tecellî eder. O’na olan itâat ve sünnet-i seniyyenin yaşanması, muhabbetin tezâhürü nisbetindedir. Nur Suresi 56. âyette buyurulur:
“Namazı kılın, zekâtı verin Peygamber’e (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) itâat edin; umulur ki, merhamet görürsünüz.”
İbâdetteki rûhâniyet, muâmelâttaki zerâfet, ahlâktaki nezâket, gönüldeki letâfet, sîmâlardaki nûr-i melâhat, lisanlardaki selâset, duygulardaki incelik, nazarlardaki derinlik, velhâsıl bütün bu güzellikler o Varlık Nûru’na olan muhabbetten kalplere akseden parıltılardır.
Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:
“Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.”
Yâ Rabbi! Bu gün ve gecelerin kutsî akışlarından istifâde edip Hz. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in muhabbet ve heyecanıyla içinde bulunduğumuz Ramazân-ı Şerîfi tamamlayıp O’nun rûhâniyetinin gölgesinde nûrânî tezâhürlerle bayram-ı şerîfi idrâk edebilmeyi nasîb eyle
Yılanın Peygamberimize Olan Aşkı
Hz.Muhammed(s.a.v.) sevr mağrasında Hz.Ebu bekirle dinlenmeye çekilmiş.Hz.Muhammedin uykusu gelmiş.'Sen uyu ya resulallah'demiş Hz.Ebu bekir.Hz.Ebu bekir Peygamberimizi yılanlardan korumak için hemen sarığı ile mağaradaki delikleri kapatmış;yetmeyince ellerini ayaklarını kullanmış .O an bir yılan Hz.Ebubekir'in ayağını ısırmış.
ALLAH Resulü Ebubekir ile beraber mekkeli müşriklerden kaçarken sevr mağarasına sığınmışlar.
Hz.Muhammed(s.a.v.) sevr mağrasında Hz.Ebu bekirle dinlenmeye çekilmiş.Hz.Muhammedin uykusu gelmiş.'Sen uyu ya resulallah'demiş Hz.Ebu bekir.Hz.Ebu bekir Peygamberimizi yılanlardan korumak için hemen sarığı ile mağaradaki delikleri kapatmış;yetmeyince ellerini ayaklarını kullanmış .O an bir yılan Hz.Ebubekir'in ayağını ısırmış.
o an acıdan gözünden yaş gelmiş ve Hz.Muhammed'in gözüne damlamış.Uykusundan uyanmış Resulallah.''Ne oldu ya Ebubekir''demiş.'Birşey yok ya rasulallah.''Ne oldu ya Ebu bekir''.Birşey yok ya rasulallah.demiş ve acıya dayanamayıp bayılmış Hz.Ebu bekir.Delikten başı gözüken yılana seslenmiş rasulallah.''Hz.Ebu bekir benim arkadaşımdır.sen nasıl onu ısırırsın demiş rasulallah.yılan''senin geleceğini Hz.isa dan duydum,bana'Ahmet adında bir peygamber gelecek ,sevr mağrasında konaklayacak'dedi.Ben senin adına aşık oldum ya rasulallah,demiş yılan.600 yıldır bu mağarada bekliyorum.senin o mübarek yüzünü görmemi Hz.Ebu bekir'in ayağı engel oluyordu ya rasulallah demiş, yılan.Hz.Muhammed yılanı affetmiş.Hz.Ebubekirin ayağına elini sürmüş ve ayağı iyileşmiş.
Bir hurma kütüğüne dayanarak hitapta bulunurdu.
Pür dikkat dinleyen aşıklarına.
Duyulan ihtiyaç üzerine bir minber yaptılar SULTANA (s.a.v.).
Duyulan ihtiyaç üzerine bir minber yaptılar SULTANA (s.a.v.).
Onun üzerinde hutbe vermeye başlayınca
Kendisini terketmesi üzerine Hurma kütügü,
Bir deve inleyişi gibi İnleyip ağlamaya başladı.
Kendisini terketmesi üzerine Hurma kütügü,
Bir deve inleyişi gibi İnleyip ağlamaya başladı.
Alemlerin NURU zirve Peygamber(s.a.v),
minberden inip kütüğü meshedip okşadı.
Kütük inlemeyi bırakıp sükunet buldu.
O seviyordu ya artık aglamıyor,inlemiyordu.
minberden inip kütüğü meshedip okşadı.
Kütük inlemeyi bırakıp sükunet buldu.
O seviyordu ya artık aglamıyor,inlemiyordu.
Emir verdi GÜL SULTAN.(s.a.v)
:
-Kurursa bu hurma kütüğü aşkından minberin altına gömün,
İsterim bizden ayrılmasın.
-Kurursa bu hurma kütüğü aşkından minberin altına gömün,
İsterim bizden ayrılmasın.
KURUDU....!
GÖMDÜLER....!
GÖMDÜLER....!
Ey Taş Gönlüm Duyuyormusun...!
Bir Kütük Bile Olamıyorsun...!
Bir Kütük Bile Olamıyorsun...!
Ey Hurma Kütüğü
Bana Aşkı Ögretsene..
Günahlarımdan utanıyorum Efendimi İstiyorum
Yardım Etsene....
Bana Aşkı Ögretsene..
Günahlarımdan utanıyorum Efendimi İstiyorum
Yardım Etsene....
Resûlullah (s.a.v), bütün aleme rahmet yapılmış ve bütün aleme tanıtılmıştır.
Bir devenin, kendisine eziyet eden sahibini şikayet etmesi olayında, Sahabe-i Kiram’ın, “Hayvan sizi tanıdı” demeleri üzerine Resûlullah’ın (s.a.v),
“Kafirler hariç, beni bütün varlıklar tanır” buyurması, (0)
Beyhâkî Cabır bin Abdullah’tan şöyle rivayet eder: Seleme Oğullarından birine âit bir erkek deve, heyecanlanıp köpürmeğe başladı ve sahiplerine saldırdı. Deveyi tutup yakalayamıyorlardı. Hurma bahçeleri de susuzluktan kurumaya yüz tuttu. Halbuki bahçeyi bu deve ile suluyorlardı. Resûlüllah’a gelip durumu arz ettiler. Resûlüllah (s.a.v.) de derhal kalkıp onların bahçesine gitti ve kapıya yaklaştığı zaman, bahçe sahipleri:
“Yâ Resûlallah, onun sana bir şey yapmasından korkarız!” dediler. Peygamberimiz de yanındakilere:
“Hiç korkmayınız, onun size bir zararı dokunmaz, haydi benimle beraber sizde giriniz!” diyerek bahçeye girdi.
Deve Peygamberimiz’i görünce başını yere eğerek yürüyüp gelmeye başladı ve O’nun önüne kadar gelip başını yere koyarak secde etti. Peygamber Efendimiz de devenin sahiplerine:
“Haydi devenizi alınız ve yularını takınız!” buyurarak onlara teslim eyledi. (1)
Ahmed, îbn-i Ebû Şeybe, Dârimî ve Ebû Nuaym, Câbir bin Abdullah’tan naklederler, O demiştir ki: “Bir gün biz, Peygamber (s.a.v.) ile birlikte Neccâr Oğullarından birinin bahçesine gitmiştik… Bir de ne görelim, oradaki bir deve şiddetlenip köpürüyor, kimse yanma yaklaşamıyordu, derhal bu deveye yaklaştı ve onu “gel” diye çağırdı. O da derhal geldi ve O’nun önünde çöktü. Peygamberimiz: “Başlığım getiriniz!” buyurdu. Getirildiği zaman başlığını geçirdi ve sahibine teslim etti. Bu vesile ile orada buyurdu ki:
“Cinlerin ve insanların âsîleri müstesna, yerde ve gökte hiçbir varlık yoktur ki, benim Allah’ın Resulü olduğumu bilmemiş olsun!”(1)

Mescitteki hurma kütüğünün inlemesi,(0)
Buharî’nin bu hususla ilgili rivayeti şöyledir: Peygamber (s.a.v.), önceleri hurma kütüğüne dayanarak hutbesini okurdu. Kendisi için minber yapıldıktan sonra, minber üzerinde hutbesini irâd etmek için çıktığında, bu hurma kütüğünün sabî çocukların ağlaması gibi bir ses çıkararak ağlayıp-inlediği duyuldu. Peygamberimiz de bunun üzerine minberden inerek hurma kütüğünün yanına geldi ve onu kucaklayıp susturmaya çalıştı. Hurma kütüğü, yavaş yavaş inlemesini azaltarak sustu. Buyurdu ki: “Bu hurma kütüğü, Allah’ın zikrini duyması üzerine zaman zaman ağlar idi.
Dârimî Abdullah bin Büreyde tarikiyle şu haberi nakletmektedir:
Peygamber (s.a.v.), hutbesini okurken hurma kütüğüne dayanırdı. Kendisi için minber yapılınca, hurma kütüğünü terketti. Minber üzerine çıkıp hutbesini okumaya başlayınca, hurma kütüğü feryâd etmeye başladı. Peygamberimiz de bunun üzerine minberden inerek hurma kütüğünün yanına geldi ve mübarek elini onun üzerine koyarak onu susturdu. Bu sırada kütüğe hitaben:
“istersen seni eski yerine dikeyim de orada eskisi gibi olasın! İstersen seni cennete dikeyim, orada cennetin nehirlerinden sulanarak neşvü nema bul, meyveler ver de Allah’ın dostları senin meyvelerinden afiyetle yesinler! Seçim senin, sen nasıl istersen öyle olsun!” buyurdu. Kütük, Peygamberimiz’in bu ikinci teklifini kabul etmiştir. Zira onlar Peygamber Efendimize sormuşlar: “Kütük haıngi şıkkı kabul etti?” demişler. Peygamberimiz de onlara verdiği cevabta: “O, cennette olmayı seçti” buyurmuştur.
Ahmed, îbn-i Sa’d, Dârimî, îbn-i Mâce, Ebu Nuaym ve Beyhakî, îbn-i Abbas’tan şu haberi nakletmektedirler: Peygamberimiz de minberden inerek hurma kütüğünün yanına gelmiş ve onu kucaklayarak teskin etmiştir. Bu sırada Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Ben, minberden inerek onu teskin etmesem, o kıyamete kadar feryâd etmeğe devam ederdi!”
îbn-i Sa’d, îbn-i Râhûye, Beyhakî, Sehl bin Sa’d el-Sâidî’den şu farklı haberi vermektedirler: “Mescidte bulunan ashâbtan bazıları da hurma kütüğünün yanına gelerek onun feryadından müteessir olduklarından orada ağlaşmaya başladılar ve çokça ağladılar. Peygamberimiz de minberden inerek hurma kütüğünün yanma geldi ve mübarek elini onun üzerine koyarak onu susturdu.”
Zübeyr bin Bekkâr da Medîneye Ait Haberler adlı kitabında, Ebu Veddâ oğlu Muttalib’ten yaptığı rivayetle şu farklılık vardır: “..Peygamber’den ayrılmış olmak sebebiyle feryâd edip inlediği için onu ayıplamayınız! Çünkü Allah’ın Resûlü’nden ayrılmış olmak, hiç bir şey için, kolay birşey değildir.”
îmâm-ı Beyhakî, Ebu Hatim el-Râzî tarikiyle Amr bin Sevâd’dan şöyle rivayet etmektedir:
“Bana îmâm Muhammed bin îdrîs el-Şâfiî dedi ki: Şânı Yüce Allah, Muhammed’e verdiğini, peygamberlerinden hiç birine vermiş değildir!” Ben de onun bu sözüne karşılık: “Peki, ölüleri dirilten İsa’ya dahî vermemiştir, diyebilir misiniz?” dedim. Imâm-ı Şafiî de buyurdu ki: “Evet, ölüleri dirilten isa’ya dahi vermemiştir! Zira sânı yüce Allah, Resulü Muhammed’e hurma kütüğünün feryâd etmesi mucizesini vermiştir. Bu ise, isa’ya verdiği ölüleri diriltme mucizesinden daha büyük bir mucizedir!” (1)
(1) Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri – İmam Suyuti
Bir devenin, kendisine eziyet eden sahibini şikayet etmesi olayında, Sahabe-i Kiram’ın, “Hayvan sizi tanıdı” demeleri üzerine Resûlullah’ın (s.a.v),
“Kafirler hariç, beni bütün varlıklar tanır” buyurması, (0)
Beyhâkî Cabır bin Abdullah’tan şöyle rivayet eder: Seleme Oğullarından birine âit bir erkek deve, heyecanlanıp köpürmeğe başladı ve sahiplerine saldırdı. Deveyi tutup yakalayamıyorlardı. Hurma bahçeleri de susuzluktan kurumaya yüz tuttu. Halbuki bahçeyi bu deve ile suluyorlardı. Resûlüllah’a gelip durumu arz ettiler. Resûlüllah (s.a.v.) de derhal kalkıp onların bahçesine gitti ve kapıya yaklaştığı zaman, bahçe sahipleri:
“Yâ Resûlallah, onun sana bir şey yapmasından korkarız!” dediler. Peygamberimiz de yanındakilere:
“Hiç korkmayınız, onun size bir zararı dokunmaz, haydi benimle beraber sizde giriniz!” diyerek bahçeye girdi.
Deve Peygamberimiz’i görünce başını yere eğerek yürüyüp gelmeye başladı ve O’nun önüne kadar gelip başını yere koyarak secde etti. Peygamber Efendimiz de devenin sahiplerine:
“Haydi devenizi alınız ve yularını takınız!” buyurarak onlara teslim eyledi. (1)
Ahmed, îbn-i Ebû Şeybe, Dârimî ve Ebû Nuaym, Câbir bin Abdullah’tan naklederler, O demiştir ki: “Bir gün biz, Peygamber (s.a.v.) ile birlikte Neccâr Oğullarından birinin bahçesine gitmiştik… Bir de ne görelim, oradaki bir deve şiddetlenip köpürüyor, kimse yanma yaklaşamıyordu, derhal bu deveye yaklaştı ve onu “gel” diye çağırdı. O da derhal geldi ve O’nun önünde çöktü. Peygamberimiz: “Başlığım getiriniz!” buyurdu. Getirildiği zaman başlığını geçirdi ve sahibine teslim etti. Bu vesile ile orada buyurdu ki:
“Cinlerin ve insanların âsîleri müstesna, yerde ve gökte hiçbir varlık yoktur ki, benim Allah’ın Resulü olduğumu bilmemiş olsun!”(1)

Mescitteki hurma kütüğünün inlemesi,(0)
Buharî’nin bu hususla ilgili rivayeti şöyledir: Peygamber (s.a.v.), önceleri hurma kütüğüne dayanarak hutbesini okurdu. Kendisi için minber yapıldıktan sonra, minber üzerinde hutbesini irâd etmek için çıktığında, bu hurma kütüğünün sabî çocukların ağlaması gibi bir ses çıkararak ağlayıp-inlediği duyuldu. Peygamberimiz de bunun üzerine minberden inerek hurma kütüğünün yanına geldi ve onu kucaklayıp susturmaya çalıştı. Hurma kütüğü, yavaş yavaş inlemesini azaltarak sustu. Buyurdu ki: “Bu hurma kütüğü, Allah’ın zikrini duyması üzerine zaman zaman ağlar idi.
Dârimî Abdullah bin Büreyde tarikiyle şu haberi nakletmektedir:
Peygamber (s.a.v.), hutbesini okurken hurma kütüğüne dayanırdı. Kendisi için minber yapılınca, hurma kütüğünü terketti. Minber üzerine çıkıp hutbesini okumaya başlayınca, hurma kütüğü feryâd etmeye başladı. Peygamberimiz de bunun üzerine minberden inerek hurma kütüğünün yanına geldi ve mübarek elini onun üzerine koyarak onu susturdu. Bu sırada kütüğe hitaben:
“istersen seni eski yerine dikeyim de orada eskisi gibi olasın! İstersen seni cennete dikeyim, orada cennetin nehirlerinden sulanarak neşvü nema bul, meyveler ver de Allah’ın dostları senin meyvelerinden afiyetle yesinler! Seçim senin, sen nasıl istersen öyle olsun!” buyurdu. Kütük, Peygamberimiz’in bu ikinci teklifini kabul etmiştir. Zira onlar Peygamber Efendimize sormuşlar: “Kütük haıngi şıkkı kabul etti?” demişler. Peygamberimiz de onlara verdiği cevabta: “O, cennette olmayı seçti” buyurmuştur.
Ahmed, îbn-i Sa’d, Dârimî, îbn-i Mâce, Ebu Nuaym ve Beyhakî, îbn-i Abbas’tan şu haberi nakletmektedirler: Peygamberimiz de minberden inerek hurma kütüğünün yanına gelmiş ve onu kucaklayarak teskin etmiştir. Bu sırada Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Ben, minberden inerek onu teskin etmesem, o kıyamete kadar feryâd etmeğe devam ederdi!”
îbn-i Sa’d, îbn-i Râhûye, Beyhakî, Sehl bin Sa’d el-Sâidî’den şu farklı haberi vermektedirler: “Mescidte bulunan ashâbtan bazıları da hurma kütüğünün yanına gelerek onun feryadından müteessir olduklarından orada ağlaşmaya başladılar ve çokça ağladılar. Peygamberimiz de minberden inerek hurma kütüğünün yanma geldi ve mübarek elini onun üzerine koyarak onu susturdu.”
Zübeyr bin Bekkâr da Medîneye Ait Haberler adlı kitabında, Ebu Veddâ oğlu Muttalib’ten yaptığı rivayetle şu farklılık vardır: “..Peygamber’den ayrılmış olmak sebebiyle feryâd edip inlediği için onu ayıplamayınız! Çünkü Allah’ın Resûlü’nden ayrılmış olmak, hiç bir şey için, kolay birşey değildir.”
îmâm-ı Beyhakî, Ebu Hatim el-Râzî tarikiyle Amr bin Sevâd’dan şöyle rivayet etmektedir:
“Bana îmâm Muhammed bin îdrîs el-Şâfiî dedi ki: Şânı Yüce Allah, Muhammed’e verdiğini, peygamberlerinden hiç birine vermiş değildir!” Ben de onun bu sözüne karşılık: “Peki, ölüleri dirilten İsa’ya dahî vermemiştir, diyebilir misiniz?” dedim. Imâm-ı Şafiî de buyurdu ki: “Evet, ölüleri dirilten isa’ya dahi vermemiştir! Zira sânı yüce Allah, Resulü Muhammed’e hurma kütüğünün feryâd etmesi mucizesini vermiştir. Bu ise, isa’ya verdiği ölüleri diriltme mucizesinden daha büyük bir mucizedir!” (1)
(1) Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri – İmam Suyuti
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)