11 Temmuz 2014 Cuma

187 bakara süresinde :oruç gecesi  ksdınlarınıza ilişmeniz size helal kılındı onlar sizin için bir örtü  siz de onlar için bir örtü mesabesindesiniz  ALLAH nefsinize emniyet edemeyeceginiz bildigi için müracaatınızı  kabulbuyurdu ve sizi affetti şimdi onlarla ilişkiye girin ALLAH IN sizler için yazdıgını isteyin ta fecirin beyaz ipligi siyah iplikten sizce seçilinceye kadar yiyin için  sonrada ertesi geceye kadar oruç tam tutun  bununla beraber siz camilerde itikaf halinde iken onlarla ilişkiye girmeyin bunlar ALLAH ın sınırlarıdır sakın onlara yaklaşmayın ALLAH delillerini insanlara böyle ayırt ediyor ki sakınıp korunsunlar

188 bakara süresi  birde aranızda mallarınızı batıl sebeble yemeyin insanları mallarından bir bölümünü bile  bile günah ile yemek için o malları hakimlere sarkıtmayın

189 bakara sana ayları soruyorlar de ki onlar hac ve insanlar için vakit ölçüleridir bununla beraber iyilik evlere arkalarından gelmenizden  degildir ancak iyi korunandır evlere kapılardan gelin ve ALLAH a
(karşı gelmekten) korunun  ki felah bulasınız

190 korunun da sizinle savaşanlarla ALLAH yolunda çarpışın fakat haksız taaruz etmeyin çünkü ALLAH haksız taaruzedenleri sevmez

10 Temmuz 2014 Perşembe

184 (oruç) sayılı günler (dedir) içinizden hasta olan veya yolculukta bulunan ise diger günlerde(tutamadıgı gün) sayısınca (oruç tutsun) ona zor dayanacaklar (orucun güç ve kuvvetlerini tüketecek olanlar) da (yedikleriher oruç yerine )bir yoksulu doyuracak  kadar fidye versin her kimde hayrına fidyeyi artırırsa bu (onun  hakkından daha hayırlıdır  bununla beraber eger bilseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır

185  O ramazan ayı ki insanlara dogru yolu göstermek  için  furkan (hakkı batıldan  ayıran ) dogru yolu gösteren deliller olarak kur an  ondan indirildi onun için sizden her kim bu aya ulaşıp mukim olursa  ondan oruç tutsun  kim de hasta yahut yolculukta ise tutagmadıgı günler sayısınca  diger günlerde  kaza etsin ALLAH sizin için kolaylık istiyor zorluk istemiyor hem sayıyı tamamlamınızı hemde size hidayet buyurdugu şekilde  ALLAH I tekbirle büyüklemenizi istemektedir gerek ki şükrederseniz

186 şayet kullarım sana beni sorarlarsa muhakkak ki ben çok yakınnım bana dua edince dua edenin dugasına karşılık veririm  o halde onlar da benim davetime koşsunlar bana hakıyla iman etsinler ki dogruya ulaşa bilsinler

9 Temmuz 2014 Çarşamba

SELAMUN ALEYKÜM : İŞTE ŞEYTANIN KAÇTIGI SAHABE İŞTE ADALET TİMSALİ

HAZRETİ ÖMER RA AN HAYATI

Hz. Ömer (ra)

Peygamberlik güneşinin kâinatı aydınlatmasının üzerinden altı yıl geçmişti. Şirk ile tevhid arasındaki mücadele her geçen gün daha da artıyordu. İman sa­fına geçenlerin sa­yısı arttıkça, müşriklerin baskı ve zulümleri de o nispette artı­yordu. Re­sû­lul­lah (a.s.m.) İslam’ın kuvvetlenmesi ve Müslümanların zulüm ve işkenceden kurtulması için çareler arıyordu. Bu maksatla, bir grup Müslüman’ın Habeşistan’a hicret etmesine izin veriyordu.
Müşriklerin bir araya toplanıp Re­sû­lul­lah’ın vücudunu ortadan kaldırma kara­rı aldıkları günlerdi… Müslümanlar ibadetlerini gizli olarak yapıyorlardı. Henüz Müslüman olanların sayısı 40’a ulaşmamıştı. Re­sû­lul­lah (a.s.m.), müşrikler arasında bulunan, güçlü kuvvetli ve halk arasında itibarlı iki Ömer’den birinin Müslüman olması için Allah’a duada bulundu ve şöyle niyaz etti:
“Allah’ım! İslam’ı Ebû Cehil bin Hişam veya Ömer bin Hattab’la kuvvetlen­dir!”[1]
Ne gariptir ki, bu iki Ömer’den biri olan Ömer bin Hişam, diğer namıyla Ebû Cehil, Re­­sû­lul­lah’ı öldürecek olana 100 deve vaat ederken, Ömer bin Hattab da bu teklifi kabul edip Re­sû­lul­lah’ı öldürmek üzere yola çıkıyordu…
O Ömer ki, cesaret ve şecaatiyle Kureyş arasında nam salmıştı. Dediğini ya­par ve kendisine hiç kimse mâni olamazdı. Kılıcını kuşanıp Re­sû­lul­lah’ı öldür­mek üzere yola çıktı.
Bütün hiddet ve şiddetini üzerinde toplamış, gidiyordu. Yolda yeni Müslüman olmuş Nuaym’a rastladı.
Nuaym:
“Nereye gidiyorsun böyle, ey Ömer!” dedi. Hz. Ömer celalliydi:
“Kureyş’in arasına yeni din icat edip ayrılık düşüren Muhammed’in vücudunu ortadan kaldırmaya!” cevabını verdi. Nuaym:
“Ey Ömer,” dedi, “kız kardeşin ve enişten de onun dinine girdi. On­dan haberin var mı? Sen önce onları o dinden döndür.”
Ömer bir şaşkınlık ve tereddüt geçirdi. Sonra hışımla yolunu değiştirdi ve doğruca eniştesinin evine yöneldi.
Ömer bin Hattab, kız kardeşinin evine gelince kapıda durdu ve içerden yanık sesle eniştesinin Kur’ân okuduğunu işitti. Hızla içeri daldı. Eniştesi ve kız karde­şi, okudukları Kur’ân sayfasını hemen sakladılar. Ömer:
“Getirin bakayım okuduğunuzu!” dedi.
“Yok bir şey!” dediler. Ömer öfkeyle:
“Demek duyduğum doğruymuş, siz de ona uymuşsunuz!” de­di. Hemen arkasından eniştesinin yakasından tutup yere yapıştırdı! Kocasını kurtarmak isteyen kız kardeşi Fâtıma’yı, indirdiği darbelerle kanlar içinde bırak­tı. Kız kardeşi hem ağlıyor, hem de Kelime-i Şehadet getirerek Müslümanlığını ilan ediyordu.
Bu acıklı manzara birden Ömer’in öfkesini dindirdi. Gazabının yerini bir acı­ma aldı. Yumuşak bir sesle:
“Getirin bakalım okuduğunuzu.” dedi. Fâtıma (r.anha) ondan, önce temizlenmesini istedi. Sonra da Tâhâ Sûresi’nin başından okumaya başladılar.
Kur’ân okundukça Ömer’in kalbinde dalgalanmalar oldu. Kur’ân’ın belagatı kalbine ılık ılık akmaya başladı. Daha fazla dayanamadan:
“Bu ne tatlı bir kelam!” dedi. Re­sû­lul­lah’ın nerede olduğunu sorup öğrendi ve doğruca Dâr’ül-Erkam’ın evinin yolunu tuttu.
Re­sû­lul­lah o sırada sahabilerle sohbet ediyordu. Hz. Hamza, Ömer’in gelişi­ni gördü. Sahabiler endişeye kapıldı! Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) hiç telaş göstermeden:
“Bırakın gelsin.” buyurdu.
Hidayet güneşinin cazibesine kapılan Ömer, Kelime-i Şehadet getirip Müslüman ol­duğunu ilan etti. Peygamber Efendimiz ve orada bulunan sahabiler se­vinçle tekbir alma­ya başladılar. Re­sû­lul­lah’ın bir gün önce iki Ömer’den birinin Müslüman olması için yapmış olduğu dua kabul olmuştu…
Hz. Ömer, 40’ıncı Müslüman’dı. Artık o, cesaret ve kahramanlığını İslam davası uğrunda kullanacaktı.
“Ne duruyoruz?!” dedi, “Gidip Kâbe’de açıkça ibadetimizi yapalım.”
Re­sû­lul­lah, sağında Hz. Ömer, solunda Hz. Hamza olduğu hâlde Kâbe’ye yöneldi. Bu manzarayı gören müşrikler şaşırdılar. Bazıları Hz. Ömer’in onları tes­lim aldığını sandı. Fakat Ebû Cehil durumu fark etti:
“Hayır,” dedi, “bu geliş başka geliş, Ömer’i de kaybettik!” diye hayıflandı.
Gerçekten de biraz sonra Hz. Ömer onların önünde durdu ve:
“Kimse yerin­den kımıldamasın, yoksa boynunu vururum!” diye haykırdı.
Müşrikler donup kalmışlardı. Hiçbir şey diyemediler.
Böylece, Müslümanlar ilk defa açıktan açığa Kâbe’de namaz kılmaya başla­dılar. O zaman Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ömer’e, hak ile batılın arasını ayı­ran manasına “Fâruk” unvanını verdi.[2]
Hz. Ömer’in Müslüman olması sadece müminleri değil, gökteki melekleri bile sevindirmişti! Nitekim az sonra Cebrail (a.s.), Peygamber Efendimize (a.s.m.) gelerek:
“Gök ehli, Ömer’in Müslüman oluşunu birbirine müjdeliyor­lar!” dedi.[3]
Peygamber (a.s.m.) sohbetinden ve Kur’ân güneşinden nur alan Hz. Ömer’in kabiliyetleri birden parlayıverdi. İslam tarihinde “adaletin timsali” olarak anıl­dı.
* * *
Hz. Ömer birkaç defa evlendi. Bu evliliklerinden çocukları da oldu. Bunlar­dan dört tanesi meşhurdur.
Bunlar, Peygamber Efendimizin hanımı olma şerefine eren Hz. Hafsa, bir ilim ve hadis deryası olan Abdullah bin Ömer (r.a.), cesaretiyle meşhur Ubeydullah, fazilet ve takvası ile meşhur Âsım’dır.
* * *
Hz. Ömer de Hz. Ebû Bekir gibi, İslam’dan önce ticaretle meşgul olmuş, pek çok belde görmüş, bilgili ve kültürlü biriydi. Kureyşliler içinde okuma yazma bilen sayılı kimseler arasında yer alıyordu. Müslüman olduktan sonra bütün bil­gi, kabiliyet ve gücünü Re­sû­lul­lah’ın emrine ve İslam’ın hizmetine verdi. İslam’ın hakikatlerini tebliğ etmekten asla geri durmuyordu.
Fakat müşrikler, Müslümanlara Mekke’de hayat hakkı tanımıyor, her türlü iş­ken­ce­yi reva görüyorlardı. İşkenceler dayanılmaz hâl alınca, sahabilere, hayat­larını korumaları ve dinlerini rahatça yaşayabilmeleri için Medine’ye hicret izni çıktı. Birer ikişer veya kafileler hâlinde, bilhassa geceleyin gizlice Medine’nin yolunu tuttular
Hz. Ömer böyle yapmadı. Cesaret ve imani şecaatini burada da göster­di. Re­sû­lul­lah hicret etmesini isteyince hemen kılıcını kuşandı ve Kâbe’nin av­lusuna gitti.
Müşrikler orada toplanmış, Müslümanlara yapacakları işkenceleri planlıyor­lardı. Hz. Ömer’i karşılarında görünce birden şaşırdılar. Ömer (r.a.), onların şaşkın bakışları altında Kâbe’yi tavaf etti, iki rekât da namaz kıldı. Sonra da müşriklere dönüp:
“İşte, ben gidiyorum.” dedi, “Anasını ağlatmak, karısını dul, çocuklarını ye­tim bırak­­mak isteyen varsa çıksın!”[4]
Bu iman ve şecaat karşısında müşriklerden hiç kimse kalkıp bir şey söyleye­medi. Hz. Ömer, gün ortasında sakin ve emin adımlarla Medine’nin yolunu tut­tu.
Hz. Ömer, Medine devrinde de İslam’ı yaymaktan bir an bile geri durmadı. Yapılan bü­tün savaşlara katıldı ve büyük kahramanlıklar gösterdi.
Bu büyük insan, Müslüman olduktan sonra, zaman zaman Cahiliye’de geçen hayatı­nı hatırlardı. Kendisi anlatıyor:
“Hatırladığım iki şeyden birine ağlar, diğerine de gülerim. Ağladığım şey, kı­zımı diri diri toprağa gömdüğümdür. Güldüğüm de, helvadan putlar yapar, acı­kınca da yerdik!”
* * *
Ömerü’l-Fâruk, Re­sû­lul­lah’a büyük bir sevgiyle bağlıydı. Bir gün Peygamber Efendimiz, sahabilere:
“Sizden hiçbiriniz, ben kendisine evladından, malından, anne ve babasından, hattâ kendi nefsinden daha sevgili olmadıkça, kâmil mümin olamaz.” buyurmuştu.
Hz. Ömer de oradaydı:
“Yâ Re­sû­lal­lah,” dedi, “sen bana canımdan başka her şeyden daha sevgili­sin.” Peygamberimiz:
“Canından da, ya Ömer!” buyurunca, “Evet, canımdan da, yâ Re­sû­lal­lah!” diye karşılık verdi[5]
Cennetle müjdelenmesine ve Peygamber Efendimizin pek çok iltifatına mazhar olmasına rağmen, yine de kulluğun gereği olarak daima korku ve ümit ara­sında bulunur, ameline güvenmezdi. Hattâ onun şu sözü bu hususta pek meş­hurdur:
“Bir kişinin dışında bütün insanların cehenneme gireceğini bilsem, o bir kişi­nin kendim olmasından korkarım! Bir kişinin dışında herkesin cennete gireceğini bilsem, cennete gidecek o kişinin de kendim olmasını ümit ederim.” der­di.
Hz. Ömer, Re­sû­lul­lah’ın yanında çok bulunan, onun ilim ve feyzinden istifade eden sahabilerdendi. Bunun içindir ki, Peygamberimiz kendisine fetva salahiyeti vermişti. Onun ilmi hakkında Abdullah bin Mes’ud (r.a.) şöyle der:
“Hz. Ömer’in ilmi terazinin bir kefesine, yeryüzündekilerin ilmi de öteki ke­fesine konsa, Ömer’in (r.a.) ilmi ağır basardı. O, aramızda Allah’ı en iyi tanıyan, Allah’ın kita­bını en güzel okuyup anlayan ve dinde derin anlayış sahibi olan­dı.”[6]
Hz. Ömer takva, ihlas ve ibadette de zirvedeydi. Bilhassa geceleri namaz kı­lıp gündüzleri oruç tutmayı pek severdi.
Yaradılıştan öfkeli bir mizaca sahibti. Öfkelendiğinde yanında Kur’ân oku­nursa, öf­kesi geçerdi. Peygamberimizin, “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin.” hadi­sini devamlı hatırında tutardı. Bu maksatla, her günün akşa­mında kendi kendine, “Ey Ömer, bugün Allah için ne yaptın?” diye sorardı.
Ölümü her gün kendisine hatırlatacak birini vazifelendirmişti. Saçına beyaz kıllar düştükten sonra, vazifelendirdiği bu zata, “Artık sana ihtiyaç kalmadı.” di­yerek vazifesine son verdi.
Hz. Ebû Bekir’in vefatı üzerine Müslümanlar, Hz. Ömer’i halife seçtiler. Çün­kü Hz. Ebû Bekir’den sonra o makama en layık olan oydu. Ömer (r.a.) halife se­çildikten sonra, minbere çıkarak şu güzel konuşmayı yaptı:
“Cenâb-ı Hak, beni işlerinize vekil tayin etti. Size faydalı olacağımı ümit ede­rim. Yü­ce Allah’tan da bana yardımcı olmasını, sizin haklarınızı korumak husu­sunda bana il­hamda bulunmasını niyaz ediyorum. Çünkü ben zayıf bir kulum. Bana ancak Allah’ın yar­dımı kuvvet verir. Halifelik vazifesini üzerime almış ol­mam, inşallah ahlakımdan hiçbir şeyi değiştirmeyecektir.
“Büyüklük Cenâb-ı Hakk’a mahsustur. Kulların büyüklenmeye hakları yok­tur. Hiçbi­riniz, ‘Ömer halife olunca değişti.’ demesin! Ben hakkı kendi nefsim­den önce düşünü­rüm. Onu daima başa alırım. Yaptığım işleri de size açıklarım. İçinizden haksızlığa uğ­rayan ve kendisine zulmedilen olursa bana haber versin. Çünkü ben de sizin gibi bir insanım. Siz söylemezseniz ben bilemem.”
Hz. Ömer bunları söyledikten sonra Allah’a şöyle dua etti:
“Allah’ım, ben sert ve şiddetli biriyim, bana yumuşaklık ihsan eyle. Ben güç­süzüm, bana kuvvet ver. Ey Rabb’im, idaresini üzerime aldığım bu ümmeti doğ­ru yola irşat için bana güç ve kuvvet ver.”[7]
Artık bundan sonra Hz. Ömer’in gözlerine uyku girmez oldu. Müslümanların bütün yükünü üzerinde hissetmeye başladı. Gece gündüz demeden çalışıyor, ümmetin işlerini eksik bırakmamaya gayret ediyordu. Öyle ki, Fırat Nehri kena­rında bir koyun kaybolsa, onun hesabını dahi Allah’ın kendinden soracağına inanıyordu.[8]
Hz. Ömer, yasakladığı bir şeyi evvela kendi nefsine ve aile efradına tatbik ederdi. Hattâ o kadar ki, hemen aile efradını çağırır ve onları şöyle ikaz eder­di:
“Ben şu şeyi yasakladım. İçinizden kimin bunu yaptığını duyarsam, onu, baş­ka­la­rına vereceğim cezanın iki misliyle cezalandırırım!”[9]
Hz. Ömer (r.a.), bir savaş sonrası ganimetleri taksim etmişti. Herkese bir parça kumaş düşmüştü. Fakat bu kumaş tek başına bir işe yaramıyordu. Oğlu Abdullah, babasına:
“Bu kumaş tek başına ne benim, ne de senin işine yaramıyor. Ben hakkımı sa­na vereyim de, kendine güzel bir elbise yaptır.” demişti.
Hz. Ömer de oğlunun hediyesini kabul ederek bir elbise yaptırmıştı.
Birkaç gün sonra, üzerinde bu elbise olduğu hâlde bir konuşma yapmak için minbere çıkmıştı.
“Ey müminler! Beni dinleyin ve bana uyun.” der demez, arka saflarda oturan fakir bir zat ayağa kalktı:
“Ey müminlerin emîri! Seni dinlemiyorum ve sana itaat da etmiyorum! Çün­kü sen, Allah ve Resûl’ünün yolundan gitmiyorsun!” dedi.
Halife bu büyük iddia karşısında sarsıldı:
“Neden?” diye sordu.
O zat sebebini şöyle izah etti:
“Ganimet taksiminde, bizlerden hiçbirine elbise diktirecek kadar bir kumaş düşmediği hâlde, görüyorum ki, sen o kumaştan fazla almış, bir elbise yaptır­mışsın!”
Hz. Ömer, hesabını veremeyeceği bir iddiayla karşılaşmayı bekliyordu. Bu­nu duyun­ca rahatlamıştı. Cemaat arasında bulunan oğlu Abdullah’a (r.a.) işaret etti. Hz. Abdullah da kalkıp durumu izah etti. Payına düşen kumaşı babasına verdiğini söyledi.
Halk sevinçliydi. Gözler ikazda bulunan zata yönelmişti. O zat ayağa kalktı ve:
“Şimdi konuş, ey müminlerin emîri! Şimdi dinliyor ve sana itaat ediyorum.” dedi.
Bunun üzerine ellerini Rabb’ine açan adalet kutbu Halife Ömer şöyle dua et­ti:
“Ey Rabb’im! Sana sonsuz hamd ediyorum ki, beni, yapacağım hatalardan do­layı ikaz edecek bir ümmete halife etmişsin.”
Hz. Ömer’in kendisiyle bütünleşen bu vasfını Abdullah bin Abbas (r.a.) şöyle dile getirir:
“Ömer’i çok hatırlayın. Çünkü o hatıra geldiğinde adalet hatırlanır.”
Gerçekten de 1400 seneden beri, dünya tarihinde onun adaleti dillere destan olmuştur.
Onun adaletini gözler önüne seren bir başka misal:
Bir gün Halife Ömer, bir sahabiyle arasında çıkan ihtilaf sebebiyle hâkimin huzuruna çıktı. Hâkim, büyük sahabilerden Zeyd bin Sâbit’ti (r.a.). Zeyd’i bu vazifeye tayin eden de halifenin kendisiydi.
Zeyd bir an kendini halifenin ağırlığı altında hissedip “Şöyle buyurun.” di­yecek oldu. Hz. Ömer hiddetlendi. Oraya bir davalı olarak gidiyordu. Hâkimse, kendisine ayrı bir yer gösteriyordu. Ömer (r.a.), parmağını hâkime doğru çevi­rerek şu ibretli ikazda bu­lundu:
“Huzurunda halife ile halktan birisi eşit olmadığı müddetçe, sen bu makama layık olamazsın! Hâkim, vazife başında iken halifenin değil, Allah’ın emrini ve hükmünü yerine getirmelidir.”
Müslüman olsun olmasın, Hz. Ömer’in yanında herkes rahatlıkla hakkını arayabilir, şi­kâyetini dile getirebilirdi. Hattâ gerektiğinde valileri bile kendisine şikâyet edebiliyor­lardı. Hz. Ömer, şikâyetin kimin hakkında yapıldığına değil, haklı olup olmadığına ba­kardı.
Bu hususta halka açık açık tembihte bulunmuş ve şöyle demişti:
“Ben, valileri size zulmetmeleri, malınızı haksız yere yemeleri için tayin et­mi­yo­rum. Onları, size İslamiyet’i öğretmeleri, aranızda adaletle hükmetmeleri ve işlerinizi güzelce yapmaları için vazifelendiriyorum. Şayet onlardan bu hu­suslara aykırı hareket görürseniz, çekinmeden bana şikâyette bulunun ki he­men cezasını vereyim!”
Bu sözler üzerine Müslümanlar arasından biri ayağa kalktı ve bir vali hak­kında şikâyette bulundu:
“Bana haksız yere yüz sopa vurdu!” dedi. Hz. Ömer meseleyi araştırdı. Haksız olduğunu tespit etti. Sonra valiyi çağırıp, şikâyet eden zata:
“Haydi şimdi sen de ona vur!” diye emretti.
Mısır Valisi Amr bin Âs da ora­daydı. Söz istedi. İzin verilince de:
“Ey müminlerin emîri! Şayet böyle bir şey yaparsanız, valilere bu çok ağır gelir. Sizden sonraki halifeler de bu âdeti devam ettirir!” dedi.
Hz. Ömer bu gerekçeyi kabul etmedi:
“Ben, Allah Resûlü’nün bile kendi nefsi için aynı muameleyi yaptığını gördükten sonra, başkaları için bunu tatbikten nasıl yüz çevirebilirim?!”
Amr bin Âs (r.a.) tekrar söz aldı ve:
“Bize bıraksanız da biz onu razı etsek ol­maz mı?” deyince, Hz. Ömer buna razı oldu. Şikâyet edilen vali birkaç dinar ve­rerek dayak yiyen kişiyi razı etti.[10]
Hz. Ömer, hilafeti zamanında sık sık Medine sokaklarında dolaşır, halkın du­rumunu kontrol eder, ihtiyaç sahiplerini tespite çalışırdı.
Bir gece dolaşırken bir evden çocuk ağlamaları işitti. Eve yaklaştı, kapıyı çaldı. İçerden yaşlı bir kadın çıktı. Hz. Ömer, çocukların niçin ağladığını sordu. Kadın, iki günden beri aç olduklarını, bundan dolayı ağladıklarını, onları avu­tup uyutmak için boş tencereyi karıştırıp durduğunu söyledi.
Hz. Ömer bu cevap üzerine irkildi. Kadıncağıza:
“Biraz bekle, ben hemen ge­liyorum.” dedi.
Hemen koşup bir miktar un ve yağ sırtladı. Hizmetçisi de yanın­daydı. Torbayı taşımak için ısrar ettiyse de, Hz. Ömer:
“Kıyamet günü benim yükümü de taşıyacak mısın?” diyerek onun isteğini reddetti.
Kadıncağızın evine vardığında Hz. Ömer nefes nefeseydi. Hemen yemek yaptı, çocukların karnını doyurdu. Çocuklar sevinç içinde gülmeye, oynamaya başladılar.
Bunu gören Hz. Ömer, kalbi rahatlamış olarak oradan ayrılırken, kadıncağı­zın:
“Allah senden razı olsun! Ömer’in makamına asıl sen layıksın.” dediğini işitti. Kadın, gece karanlığında gelenin halife olduğunu fark edememişti.[11]
Bir gün Hz. Ömer’in yanına bir Hıristiyan geldi. Valinin kendisinden yılda iki kez ver­gi aldığını söyledi. Hz. Ömer böyle bir şeyin yanlış olduğunu söyledi. Hıristiyan hu­zur­dan ayrıldı. Birkaç gün sonra, unuttu zannıyla tekrar halifenin huzuruna çıkıp durumu hatırlatınca, Hz. Ömer şöyle dedi:
“Beni ne zannediyorsun?! Ben, şikâyetini dinleyip halleden bir Müslüman’ım.” dedi.
Meseleyi araştıran Hıristiyan, konuyla ilgili emrin valiye çoktan ulaştırıldığı­nı öğrendi.
Ömer (r.a.), bir devletin meşveretsiz idare edilemeyeceğine inanırdı. Bu maksatla bir “Şûra Meclisi” kurmuş, büyük sahabileri bu meclise üye yapmıştı. Zaman zaman bu meclisi toplantıya çağırır, onlara fikirlerini sorar, çoğunluğun görüşüne göre hareket ederdi.
Hz. Ömer bir defasında birinin dilendiğini gördü. Yanına yaklaştı. Bu bir gayrimüslimdi. Niçin dilendiğini sordu. İhtiyar, cizye verdiğini, bu sebeple fa­kir düştüğünü, cizye verecek durumda olmadığını söyledi.
Adalet güneşi Hz. Ömer, onu yanına aldı, hazineden kendisine maaş bağladı. Sonra da şöyle dedi:
“Genç iken bunları çalıştırıp, yaşlandıkları zaman da sokağa atamayız.”
Hz. Ömer’in hilafeti döneminde fetihler büyük bir hız kazandı. Hz. Ebû Be­kir devrin­de başlanan Irak ve Suriye’nin fethi tamamlandı. İran ve Mısır fethe­dildi. İslam ordu­ları kuzeyde Bizans hududuna, doğuda Horasan’a kadar dayan­dı. Hz. Ömer, fethedilen yerlere gönderdiği valilerle oralara İslam’ın adalet, fazilet ve güzelliklerini ulaştırdı.
Hz. Ömer, dinî meselelerde çok hassastı. Bilhassa tevhid inancına zarar vere­cek her şeyden uzak durur, halk arasında yanlış inançların yaygınlaşmasına mâni olurdu. Büyük İslam kumandanı Hâlid bin Velid’i de (r.a.) kumandanlık­tan bu sebeple azlettiği rivayet edilir. Bu hadise şöyle olmuştu:
Hz. Ömer, halife seçildiğinde İslam ordusu Suriye önlerindeydi. Kumandan da “Allah’ın kılıcı” unvanıyla meşhur Hâlid bin Velid’di (r.a.). Hz. Ömer’in ilk icraatı bir mektupla Hâlid bin Velid’i kumandanlıktan azletmek oldu. Çünkü Hâlid bin Velid, girdiği her savaşta Allah’ın izniyle galip geliyordu. Bu durum, Müslümanlar arasında “Hâlid girdiği savaştan mağlup çıkmaz.” gibi bir kanaatin yayılmasına sebep olmuştu. Bu ise, ihlas sırrını zedeliyordu. Çünkü neticeyi yaratan Allah’tı. İşte, Hz. Ömer bu anlayışı silmek, Hâlid olmadan da Allah’ın Müslümanları galip getireceğini anlatmak için onu azletti. Yerine Ebû Ubeyde bin Cerrah’ı tayin etti.[12]
* * *
Hz. Ömer, dinî meselelerde ince bir anlayışa sahipti. Yukarıdaki hadise bunu göster­diği gibi, Hz. Ebû Ubeyde bin Cerrah’la aralarında geçen şu hadise de bu­na işaret et­mesi bakımından manidardır:
Hz. Ömer, Şam’a gitmişti. Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.), Yermük yakınlarında onu karşıladı. Biraz sohbetten sonra Ebû Ubeyde (r.a.), halifeye Şam’da veba olduğunu haber verdi. Ömer (r.a.) bunu duyar duymaz, orduya derhâl Medine’ye dönme emrini verdi. Hz. Ebû Ubeyde, bu emrin hikmetini anlayamamış­tı.
“Ey emîrü’l-müminîn! Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?!” dedi.
“Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyorum. Ne dersin? Se­nin develerin olsaydı da, onları iki yamacı olan bir vadiye indirseydin, o yamaçlardan birinin bitkisi bol diğeri de otsuz olsaydı, sen develerini otlu yerde otlat­mak isteseydin yine Allah’ın kaderiyle yapmış olmaz miydin?”
Ebû Ubeyde, halifenin bu manalı cevabı karşısında takdirle boyun eğdi.
Hz. Ömer’in en büyük arzusu şehitlikti. Dualarında, “Ey Allah’ım!” derdi, “Senin yolunda ve Resûl’ünün beldesinde ölmeyi arzuluyorum.”
Bu arzusuna nail oldu. Hicret’in 23. yılında, bir sabah namazı sırasında, Ebû Lü’lü adında bir köle tarafından şehit edildi.
* * *
Bu büyük sahabinin günümüze kadar gelen pek çok veciz ve ibretli sözü var­dır. Bunlardan birkaçı şöyledir:
“Sakın oturduğunuz yerden, ‘Allah’ım, rızkımı ver.’ deyip durmayın! Biliyorsu­nuz ki, gök ne altın yağdırır, ne de gümüş…”
“İnsan evinde ailesine karşı çocuk gibi olmalı, dışarıda ise erkek gibi davran­ma­lı­dır.”
“İnsanlara muhtaç olmamaya gayret ediniz. Böylece hem dininizi korursu­nuz, hem de insanların en kerimi olursunuz.”
“Bana hatalarımı gösteren kimseden Allah razı olsun!”
* * *
Hz. Ömer, Peygamberimizden 73 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan birisi şu mealdedir:
“Eğer hakkıyla Allah’a tevekkül etseydiniz, sabahleyin kursakları boş olarak çıkıp, akşamleyin yuvalarına dolu olarak dönen kuşlar gibi rızkınızı kolayca te­min ederdiniz.”[13]
Peygamberimiz, Hz. Ömer’i çok sever, onu takdir ederdi. Birçok hadisinde onun faziletine dikkat çekmişti. Bu hadislerden bazıları şu mealdedir:
“Güneş, Ömer’den daha hayırlı birinin üzerine doğmamıştır.”[14]
“Gökyüzünde Ömer’e saygı göstermeyen hiçbir melek, yeryüzünde Ömer’den korkmayan hiçbir şeytan yoktur.”[15]
Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bir defasında rüyasında cennete girmişti. Muhteşem bir köşkün yanında bir kadının abdest aldığını gördü. Köşkün kime ait olduğunu sordu. Ömer bin Hattab’a ait olduğu söylendi.[16]
Hz. Ömer, halifeliği zamanında birçok idari yenilikler yapmıştı. Son olarak bunları mad­deler hâlinde özetleyelim.
Hazinenin gelir ve giderlerinin düzenlenmesi.
•Takvim başı olarak Hicret’in esas alınması.
•Mahkemelerin kurulması.
•Fethedilen bölgelerin vilayetlere taksimi.
•ezaevi inşası.
•Emniyet teşkilatının kurulması.
•Ordunun harekât düzeninin tespiti.
•Kûfe, Basra, Musul gibi bazı şehir merkezlerinin tanzimi.
•Yabancıların İslam beldelerinde ticaret yapmalarına müsaade edilmesi.
•Kimsesiz ve düşkün olan Yahudi ve Hıristiyanlara maaş bağlanması.
•Sulama kanallarını açma faaliyetleri.
•Her camide vaaz ve nasihat âdetinin başlatılması.
•Şehirlerin su ihtiyacını karşılamak için kanalların açılması.
• “Emirü’l-Müminîn” unvanının kullanılması.
•İmam ve müezzinlere maaş bağlanması.

_______________________________________
[1]Tirmizî, Menâkıb: 18.
[2]Tabakât, 3: 270.
[3]İbni Mâce, Mukaddime: 11; Feyzü’l-Kadîr, 5: 299.
[4]Üsdü’l-Gàbe, 4: 48.
[5]Müslim, İman: 69.
[6]Hayâtü’s-Sahâbe, 3: 191-192
[7]Hilye, 1: 54.
[8]age., 53.
[9]Tabakât, 3: 289.
[10]Tabakât, 3: 297.
[11]Üsdü’l-Gàbe, 4: 67.
[12]Asr-ı Saadet, 4: 291.
[13]İbni Mâce, Zühd: 14; Tirmizî, Zühd: 33.
[14]Tirmizî, Menâkıb: 16.
[15]Feyzü’l-Kadîr, 5: 459.
[16]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 20.
180 birinize ölüm geldigin zaman bir mal bırakacaksa babası anası ve en yakın akrabaları için meşur bir biçimde vasiyet etmek  muttakiler üzerine uygulanması gerekli olan bir hak olarak üzerinize yazılıdır 181şimdi her kim bunu duyduktan sonra onu degiştirirse vebali sırf  o deiştirenlerin boynunadır şüphe yok ki ALLAH işitir bilir 182 her kim de vasiyet edenin bir hata etmesinden veya bir günaha girmesinden endişe eder de tarafların aralarını düzeltirse ona vebal yoktur şüphesiz ALLAH çokca bagışlayandır 183ey iman edenler  üzerlerinize oruç yazıldı nitekim sizden öncekilere deyazılmıştır gerek ki korunursunuz
178 bakara süresinde  : EY iman edenler öldürülenler hakkında üzerinize kısas farz kılındı özgüre özgür köleye köle dişiye dişi bunun üzerine her kim kardeşinden  bir parça bir şey affedilirse o zaman yapılması gereken birinin o marufa iyi davranışa uyması degerinin de ona borcunu güzellikle ödemesizdir bu rabbimiziden bir (cezayı)hafifletmeye ve bir rahmettir her kim bunun arkasından yine bu hüküm  çignerse artık ona acı veren bir azap vardır 179 hem kısasta size bir hayat vardır ey temiz aklı temiz özlü olanlar gerçek ki korunursunuz
İŞTE ALLAH  IN RAZI OLDUGU SAHABE VE CENNETİN HER KAPISINI CAGIRDI SAHABE HZ EBU BEKİR RA

Hz. Ebubekir (ra)

Soyu
Ebu Bekir, Benu Teym’lerin Kureyş kabilesindendir, Mekke’de doğmuştur. Babası Ebû Kuhafe, annesi Ümmü’l-Hayr Selma’dır.
Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Islâm’i teblige baslamasindan sonra ilk iman eden hür erkeklerin; rasit halifelerin, asere-i mübesserenin ilki. Câmiu’l Kur’an, es-Siddîk, el-Atik lakaplariyla bilinen büyük sahabi.
Kur’ân-i Kerim’de hicret sirasinda Rasûlullah’la beraber olmasindan dolayi, “…magarada bulunan iki kisiden biri…” (et-Tevbe, 9/40) seklinde ondan bahsedilmektedir. Asil adi Abdülkâbe olup, Islâm’dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)’in ona Abdullah adini verdigi kaydedilir. Azaptan azad edilmis mânâsina “atik”; dürüst, sadik, emin ve iffetli oldugundan dolayi da “siddik” lâkabiyla anilmistir. “Deve yavrusunun babasi” manasina gelen Ebû Bekir adiyla meshur olmustur. Teym ogullari kabilesinden olan Ebû Bekir’in nesebi Mürre b. Kâ’b’da Rasûlullah’la birlesir. Anasinin adi Ümmü’l-Hayr Selma, babasinin ki Ebû Kuhafe Osman’dir. Künyesi Abdullah b. Osman b. Amir b. Amir… b. Murra …et-Teymî’dir. Bedir savasina kadar müsrik kalan oglu Abdurrahman disinda bütün ailesi müslüman olmustur. Babasi Ebû Kuhafe, Ebû Bekir’in halifeligini ve ölümünü görmüstür. Hz. Ebû Bekir’in Rasûlullah (s.a.s.)’den bir veya üç yas küçük oldugu zikredilmistir. Islâm’dan önce de saygin, dürüst, kisilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan “hanif” bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Hz. Peygamber’den hiç ayrilmamistir. Bütün servetini, kazancini Islâm için harcamis, kendisi sade bir sekilde yasamistir.
Hz. Ebû Bekir, Fil yilindan iki sene birkaç ay sonra 571′de Mekke’de dünyaya gelmis, güzel hasletlerle taninmis ve iffetiyle söhret bulmustur. içki içmek câhiliye döneminde çok yaygin bir âdet oldugu halde o hiç içmemistir. O dönemde Mekke’nin ileri gelenlerinden olup Araplarin nesep ve ahbâr ilimlerinde meshur olmustur. Kumas ve elbise ticaretiyle mesgul olurdu; sermayesi kirk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kismini Islâm için harcamistir. Rasûlullah’a iman eden Ebû Bekir (r.a.) Islâm dâvetçiligine baslamis, Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkas ve Talha b. Ubeydullah gibi Islâm’in yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanlarin bir çogu Islâm’i onun dâvetiyle kabul etmislerdir.
Hz. Ebû Bekir hayati boyunca Rasûlullah’in yanindan ayrilmamis, çocuklugundan itibaren aralarinda büyük bir dostluk kurulmustur. Rasûlullah birçok hususlarda onun görüsünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli islerde ashâbiyla müsavere eden Peygamber (s.a.s.) bazi hususlarda özellikle Ebû Bekir’e danisirdi. (Ibn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona “Peygamber’in veziri” derlerdi.
Teymogullari kabilesi Mekke’de önemli bir yere sahipti. Ticaretle ugrasiyorlar, toplumsal temaslari ve genis kültürlülükleri ile taniniyorlardi. Hz. Ebû Bekir’in babasi Mekke esrafindandi. Hz. Ebû Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâki ile tâninan, sevilen bir kisi idi. Mekke’de “esnak” diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi islerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostluklari vardi. Sik sik bulusur, Allah’in birligi, Mekke müsriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müsâvere ederlerdi. ikisi de câhiliye kültürüne karsiydilar, siir yazmaz ve siiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.
Islâm’i Benimsemesi
Hz. Ebû Bekir, Hira dagindan dönen Hz. Muhammed ile karsilastiginda, Rasûlullah (s.a.s.) ona, “Allah’in elçisi” oldugunu söyleyip “Yaratan Rabbinin adiyla oku” (el-Alâk, 96/1) diye baslayan âyetleri bildirdigi zaman hemen ona: “Allah’in birligine ve senin O’nun rasûlü olduguna iman ettim” demistir. Hz. Hatice’den sonra Rasûlullah’a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s.) Islâm’i tebliginin ilk zamanlarinda kiminle konustuysa en azindan bir tereddüt görmüs, ancak Ebû Bekir seksiz ve tereddütsüz bir sekilde kabul etmistir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.s.), “Bütün insanlarin imani bir kefeye, Ebû Bekir’in ki bir kefeye konsa, onun imani agir basardi ” diye lâtif bir benzetme de yapmistir. Mü’min Ebû Bekir, hayatinin sonuna kadar tüm varligini Islâm’a adamis, bütün hayirli islerde en basta gelmistir.
Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup kisileri Islâm’a kazandirmaya çalisti, öte yandan müsriklerin iskencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satin alip azad etmekte kullandi. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandir. Kendisi de Mescid-i Haram’da müsriklerin saldirisina ugramisti. Ebû Bekir, iman ettikten sonra Islâm’i teblige gizli gizli devam ediyordu. Annesi, karisi Ümmü Ruman ve kizi Esma da iman etmis, fakat ogullari Abdullah, Abdurrahman ve babasi Ebû Kuhafe henüz iman etmemislerdi. Osman b. Affan, Sa’d b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah gibi ilk müslümanlari Islâm’a dâvet eden odur. Müsriklerin eziyetleri çogalip müslümanlara yapilan baskilar arttiktan sonra Hz. Peygamber Hz. Ebû Bekir’e de Habesistan’a göç etmesini söylemis ve Ebû Bekir yola çikmis; ancak Berkü’l-Gimâd’da Mekke’nin ileri gelen kabilelerinden Ibn Dugunne ile karsilastiginda Ibn Dugunne onu himayesine aldigini ve Mekke’ye dönmesi gerektigini belirterek, ikisi birlikte Mekke’ye dönmüslerdir. Ancak sartli olarak Ebû Bekir’i himayesine alan Ibn Dugunne, Ebû Bekir’in açiktan açiga ibadet etmesi ve inancini yaymaya devam etmesi sebebiyle sartlari yerine getirmedigini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasini söylediginde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyaci olmadigini, zaten kendisine söz de vermedigini ifade etmisti: “Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’in himayesi yeter.” Böylece onüç yil Mekke’de Rasûlullah’in yaninda kalan Hz. Ebû Bekir, Hz. Aise’nin rivâyetine göre, Rasûlullah hicret emrini alip Ebû Bekir’e gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebû Bekir sevinçten aglamaya baslamisti (Ibn Hisâm, es-Sire, II, 485).
Hz. Peygamber’in bir gecede Mekke’den Kudüs’e oradan Sidretü’l Münteha’ya gittigi isra ve Mirâc hâdisesini duyan müsrikler bunu Hz. Ebû Bekir’e yetistirdikleri zaman; “O dediyse dogrudur.” demistir. Bu sözünden sonra Ebu Bekir’e; ihlâsli, asla yalan söylemeyen, özü dogru, itikadinda süphe olmayan anlaminda, “Siddik” lâkabi verildi. Kur’an tâbiriyle, “O, ne iyi arkadasti ” (en-Nisâ, 4/69) denilebilir.
Iste o “Siddîk” ile o “Emîn”, o iki arkadas beraberce Sevr dagindaki magaraya hareket ederek hicret etmislerdir.
Hicreti
Sevr magarasina ilk giren Hz. Ebû Bekir, (r.a.) magarada kesif yaptiktan sonra Rasûlullah içeri girmistir. Ebû Bekir’in kizi Esma yolda yemeleri için aziklarini hazirlamisti. Onlar Mekke’den ayrilinca müsrikler her tarafa adamlarini yollayarak aramaya basladilar. Kureys kabilesinin müsrikleri Ebû Cehil baskanliginda Esma’nin evini aradilar, hakaret edip dayak attilar. Hz. Ebû Bekir (r.a.) hicret yolculuguna çikarken yanina bütün parasini almisti. Buna ragmen kizi Esma onun nerede oldugunu, nereye gittigini kâfirlere söylememistir. iz süren Mekkeli müsrikler Sevr magarasina kadar geldiler. Rasûlullah bu sirada Kur’ân’da anlatildigi biçimde söyle diyordu: “Üzülme, Allah bizimledir” (et-Tevbe, 104/40). Nitekim Allah ona güven vermis, göremedikleri askerleriyle onu desteklemistir; Allah güçlüdür, hakimdir. Kâfirler tüm aramalara ragmen onlari bulamadilar. Magarada üç gün kaldiktan sonra Medine’ye yönelen Rasûlullah ile Ebû Bekir Kuba’ya vardilar.
Ebû Bekir magarada kaldiklari günü söyle anlatir: “Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber bir magarada bulundum. Bir ara basimi kaldirip baktim. O anda Kureys casuslarinin ayaklarini gördüm. Bunun üzerine, ‘Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçi gözünü asagi egse de baksa muhakkak bizi görür’ dedim. O, ‘Sus ya Ebû Bekir. iki yoldas ki, Allah onlarin üçüncüsü ola, endise edilir mi?’ buyurdu. Kuba’da üç gün kalan Rasûlullah ile Hz. Ebû Bekir nihayet Medine’ye vardilar. Medine’de Hz. Ebû Bekir humma hastaligina tutuldu. Hastalik ilerleyip yataga düstügünde Rasûlullah, “Allah’im Mekke’yi bize sevgili kildigin gibi Medine’yi de bize sevgili kil, hummayi bizden uzaklastir’ diye dua ettigi zaman Hz. Ebû Bekir ve hasta olan diger sahâbîler iyilestiler. Bu aradâ Hz. Âise ile Hz. Muhammed (s.â.s.)’in dügünleri yapildi. Mescidi Nebî insâ edildi. Masraflarin bir kismini Hz. Ebû Bekir karsiladi. Medine’de kardeslik tesis edildiginde Ebû Bekir’in kardesligi Harise b. Zeyd oldu.
Hz. Ebû Bekir Medine’de Mescidi Nebî’nin insasina katildi. Rasûlullah Islâm’i yaymak ve düsmanlar hakkinda bilgi toplamak için seriyye denilen kesif kollarini Medine disina gönderiyor, bunlara bazen Hz. Ebû Bekir de katiliyordu. Rasûlullah ile birlikte bizzat çarpistigi savaslarda (Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te) Ebû Bekir de yer aldi. O, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de bulundu. Rasûlullah’in bizzat idare ettigi harplere gazve denir. Ebû Bekir, bu sözü geçen büyük savaslardan baska, otuzdan fazla gazveye katilmistir. Çarpisma olmaksizin Veddan, Buvat, Bedr-i Ûlâ, Useyre gazveleriyle de düsmanlar itaat altina alinmistir. Bütün bu gazvelerde Hz. Ebû Bekir, Rasûlullah’in en yakininda yer almis olup onun “veziri” gibi idi. Bedir’de, oglu Abdurrahman müsrikler safinda yer aldiginda Ebû Bekir ogluyla çarpismistir. Sadece o degil, Bedir’de birçok sahâbî, oglu, kardesi, babasi, dayisi ile çarpismisti. Bedir savasi, müslümanlarin Islâm’i herseyden üstün tuttuklarini, Allah için en yakinlari olan müsrikleri kan bagi veya kabile taassubu içinde kalmadan, baska insanlardan ayirdetmeden öldürdüklerini göstermektedir. Rasûlullah’in bir amcasi Hamza, Islâm ordusu safindayken öteki amcasi Abbas, düsman safindaydi. Yegeni Ubeyde kendi yanindayken, öteki yegenleri Ebû Süfyan ve Nevfel müsriklerle beraberdi. Hattâ kizi Zeyneb’in esi Ebû’l-As da Rasûlullah’a karsi müsriklerle birlikte savasiyordu.
Hicretin 9. yilinda Medine’de büyük bir kitlik oldu. Bu arada Bizans imparatoru, sam’da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük bir ordu hazirladi. Rasûlullah, bu orduya karsi Islâm ordusunu hazirlarken, kitlik sebebiyle zorluklarla karsilasti. Ebû Bekir malinin hepsini bu ordunun hazirlanmasinda kullandi. Onuncu yilda “Vedâ Hacci”nda bulunan Allah’in Rasûlü, onbirinci yilda hastalandi.
Hilâfeti
Hicrî onbirinci yilda hastalanan Rasûlullah (s.a.s.) 13 Rebiyülevvel Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtini duyan müslümanlar büyük bir üzüntüye kapildilar ve ilk anda ne yapmalari gerektigine karar veremediler. Ama o da bir ölümlüydü. Hz. Ömer, onun Hz. Musa gibi Rabbi ile bulusmaya gittigini, O’nun için “öldü” diyen olursa ellerini kesecegini söylüyordu. Ebû Bekir, Rasûlullah’in iyi oldugu bir sirada ondan izin alarak kizinin yanina gitmisti. Vefât haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah’i alnindan öptü ve “Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde de yasamindaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmustur. sânin ve serefin o kadar büyük ki, üzerinde aglamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin katinda bizi unutma; hatirinda olalim …” dedi. Sonra disari çikip Ömer’i susturdu ve; “Ey insanlar, Allah birdir, O’ndan baska ilâh yoktur, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Allah apaçik hakikattir. Muhammed’e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüstür. Allah’a kulluk edenlere gelince, süphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir. Size Allah’in su buyrugunu hatirlatirim: “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmistir. Simdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah’a hiçbir ziyan veremez. Allah sükredenleri mükâfatlandiracaktir” (Âl-u imrân, 3/144). Allah’in kitabi ve Rasûlullah’in sünnetine sarilan dogruyu bulur, o ikisinin arasini ayiran sapitir. seytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasin, dininizden saptirmasin. seytanin size ulasmasina firsat vermeyiniz” (Ibn Hisâm, es-Sire, IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).
Hz. Ebû Bekir bu konusmasiyla orada bulunanlari teskin ettikten sonra Rasûlullah’in teçhiziyle ugrasirken, Ensâr, Benû Sâide sakifesinde toplanarak Hazrec’in reisi olan Sa’d b Uhâde’yi Rasûlullah’tan sonra halife tayini için bir araya gelmislerdir. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Ebû Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû Saîde’ye gittiler. Orada Ensâr ile konusulduktan ve hilâfet hakkinda çesitli müzakereler yapildiktan sonra Hz. Ebû Bekir, Ömer ile Ebû Ubeyde’nin ortasinda durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine bey’at edilmesini istedi. O, kendisini halife olarak öne sürmedi. Hz. Ebû Bekir’in konusmasindan sonra Hz. Ömer atilarak hemen Ebû Bekir’e bey’at etti ve, “Ey Ebû Bekir, müslümanlara sen Rasûlullah’in emriyle namaz kildirdin. Sen onun halifesisin ve biz sana bey’at ediyoruz. Rasûlullah’a hepimizden daha sevgili olan sana bey’at ediyoruz” dedi. Hz. Ömer’in bu âni davranisi ile orada bulunanlarin hepsi Ebû Bekir’e bey’at ettiler. Bu özel bey’attan sonra ertesi gün Mescid-i Nebî’de Hz. Ebû Bekir bütün halka hutbe okudu ve resmen ona bey’at edildi. Rasûlullah’in defni sali günü gerçeklesirken, onun nereye defnedilecegi hakkinda da bir ihtilâf meydana geldiginde Hz. Ebû Bekir yine firasetini ortaya koydu ve “Her peygamber öldügü yere defnedilir” hadisini ashaba hatirlatarak bu ihtilâfi giderdi. Rasûlullah’in cenaze namazi imamsiz olarak gruplar halinde kilindi. Bütün bunlar olurken, Hz. Ali’nin Hz. Fatima’nin evinde Hasimogullari ve yandaslari ile toplandigi ve bey’ata ilk zamanlar katilmadigi nakledilir. Hz. Ali rivâyetlere göre, el-Bey’atü’l-Kübrâ’ya bey’at edildigi haberini alir almaz, elbisesini yarim yamalak giydigi halde evden firlamis ve gidip Hz. Ebû Bekir’e bey’at etmistir (Taberî, Târih, III, 207). Onun aylarca Hz. Ebû Bekir’e bey’at etmedigi haberleri gerçege uygun olmasa gerektir. Çünkü onun Ebû Bekir’in üstünlügünü bildigi, onun hakkinda yaptigi konusmalar ve tarihin akisi, diger rivâyetlere aykiridir.
Râsulullah’in en yakin ashâbi arasinda -hattâ Ebû Bekir ile Ömer arasinda- zaman zaman ihtilâflar, görüs ayriliklari meydana gelmisse de ilk iki halife zamaninda da görüldügü gibi dâima birliktelik devam ettirilmistir. Anlasmazlik gibi görünen hâdiselerin birçogunda huy ve karakter farkliligi rol oynuyordu. Meselâ Ebû Bekir yumusak ve sâkin davranirken, Ömer sertlik yanlisiydi. Ama her zaman birlikte hareket ettiler. Ebû Bekir’in yönetiminde, Hz. Ali ve Zübeyr b. Avvam Ridde savaslarinda kararlarin içinde, namazlarda Ebû Bekir’in arkasinda yer almislardir (Ibn Kesir, el-Bidâye ve’n Nihâye, V, 249). Hz. Ali, Rasûlullah’in bir vasiyeti olsaydi ölünceye kadar onu yerine getirecegini söylemis (Taberî, a.g.e., IV, 236) ancak, Ibn Abbas’in Rasûlullah hastalandigi zaman ona gidip hilâfet isini sormak istemesini geri çevirmistir. Yani Hz. Ebû Bekir’in halifeligine karsi kimseden bir çikis olmamistir. Zaten tabii, fitrî, akli ve maslahata uygun olan da onun halifeligidir. Hz. Peygamber ölmeden önce yazili bir ahidname birakmamis, ancak Hz. Ebû Bekir’in faziletine dair Mescid’de konusmus, hasta yatagindayken onu israrla çagirtmis ve yerine imam tâyin etmistir.
Hz. Ebû Bekir, kendisine Rasûlullah’in mirasindan pay almak için gelen Hz. Fâtima’ya, “Rasûlullah’in yaptigi hiçbir seyi yapmaktan geri durmam” diyerek, Fâtima’nin peygamberin kizi olmasini dinin üstün tutulmasindan daha önemsiz görmüs ve Rasûlullah’in yanindayken ondan ne duymus, ne görmüsse onu tatbik etmistir (Taberî, III, 220). Sonralari Hz. Ali’nin hilâfeti zamaninda Fâtima’ya -ki, Ebû Bekir’e gidip miras isterken onu savunmustu- mirastan hiçbir sey vermemesi de ashâbin Rasûlullah’in sünnetine nasil itaat ettiklerinin delilidir (Ibn Teymiye, Minhâc’üs-Sünne, III, 230). Hz. Ebû Bekir “Rasûlullah’in Halifesi” seçildikten sonra Mescid’de yaptigi konusmada, “Sizin en hayirliniz degilim, ama basiniza geçtim; görevimi hakkiyle yaparsam bana yardim ediniz, yanilirsam dogru yolu gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü’ne itaat ettigim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez…” demistir (Ibn Hisâm, es-Sire, IV, 340-341; Taberî, Târih, III, 203).
Mürtedlerle Mücadele, Irak ve Suriye Fütühati
Hz. Ebû Bekir Rasûlullah’in halifesi olduktan sonra, onun vefâtiyla Arabistan’da Mekke ve Medine disindaki bölgelerde görülen dinden dönme hareketlerine, yalanci peygamberlere, “namaz kilariz, ama zekât vermeyiz” diyenlere karsi savas açti. Esvedu’l-Ansi, Müseylemetü’l-Kezzâb, Secah, Tuleyha gibi yalanci peygamberlerle yapilan savaslarla bu zararli unsurlar yok edilmis, isyan bastirilmis, zekât yeniden toplanmaya ve Beytü’l-Mal’e konulup dagitilmaya baslanmistir. Rasûlullah’in hazirladigi, ancak vefâti sebebiyle bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün’e yollayan Ebû Bekir, Bahreyn, Umman, Yemen, Mühre isyanlarini bastirmistir. içte isyancilarla mücâdele edilirken, dista da iki büyük imparatorlugun, iran ve Bizans’in ordulariyla karsilasilmistir. Hîre, Ecnâdin ve Enbâr, savaslarla Islâm diyarina katilmis, Irak fethedilmis, Suriye’nin de önemli kentleri ele geçirilmistir. Yermük savasi devam ederken Hz. Ebû Bekir vefât etmistir. Onun ordusuna verdigi ögütlerde su ibareler vardir: “Kadin, çocuk ve yaslilara dokunmayin, yemis veren agaçlari kesmeyin, ma’mur bir yeri tahrip etmeyin, haddi asmayin, korkmayin.” Gerçekten Islâm ordusu fethettigi yerlerde kimseye zulmetmemis, adaletiyle düsmanlarin takdirini kazanmis, müslüman olmayip da cizye vererek Islâm’in himayesine giren milletler huzur ve emniyet içinde yasamislardir.
Kur’ân-i Kerîm’in Toplanmasi, “Mushaf”in Meydana gelmesiHz. Ebû Bekir, Ridde harplerinde, vahiy kâtiplerinin ve kurrâ’nin birçogunun sehid olmasi üzerine, Hz. Ömer’in Kur’ân’in toplanmasi fikrine önce sicak bakmamissa da sonra ona hak vererek, Kur’ân âyetlerinin toplanmasini saglamistir. Rasûlullah zamaninda peyderpey inen vahiy, kâtiplerce ceylan derilerine, beyaz taslara, enli hurma dallarina yazildigi gibi, ashâbin çogu da Kur’ân hâfizi idi. Ancak, yazili olan âyetler daginikti, kurrâ da azalinca Kur’ân’in muhafazasi hususunda endise edildi. Ebû Bekir, Zeyd b. Sâbit’in baskanliginda bir heyet teskil ederek, herkesin elindeki âyetleri getirmesini emretti. Ayrica sâhitlerle âyetler dogrulaniyor, kurrâ’ ile te’kid ediliyordu. Böylece bütün âyetler toplandi ve “Mushaf” meydana getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir’den Ömer’e, ondan da kizi Hafsa’ya geçti ve Hz. Osman zamaninda çogaltilarak Dârü’l-islam’in bütün vilâyetlerine dagitildi.
Vefâti
Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kisa bir müddet sürmesine ragmen Hz. Ebû Bekir zamaninda Islâm devleti büyük bir gelisme göstermistir. Hz. Ebû Bekir Hicrî 13. yilda Cemâziyelâhir ayinin basinda hicretten sonra Medine’de yakalandigi hastaliginin ortaya çikmasi üzerine yataga düsünce yerine Ömer’in namaz kildirmasini istedi. Ashâbla istisâre ederek Hz. Ömer’i halifelige uygun gördügünü söyledi. Hz. Ömer’in sert ve kaba olusu gibi bazi itirazlara cevap verdi ve hilâfet ahitnamesini Hz. Osman’a yazdirdi. Ebû Bekir (r.a.) de, çok sevdigi Rasûlullah gibi altmisüç yasinda vefât etti. Vasiyeti geregi Rasûlullah’in yanina -omuz hizasinda olarak- defnedildi. Böylece bu iki büyük insanin, iki büyük dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam etti.
Kisiligi ve Yönetimi
Tâcir olarak genis bir kültüre sahip olan Hz. Ebû Bekir, dürüstlügü ve takvâsi ile ashâb içinde ilk sirada yeralir. Karakteri; yumusak huyluluk, çok düsünüp çok az konusmak, tevâzu ile belirgindi. Hz. Âise’nin rivâyetine göre, “gözü yasli, gönlü hüzünlü, sesi zayif” biri idi. Câhiliye döneminde müsrikler ona güvenir, diyet ve borç-alacak islerinde onu hakem tanirlardi. Rasûlullah’in en sadik dostu olan Ebû Bekir’in Mirâc olayinda sergiledigi sonsuz baglilik örnegi ona “es-Siddik” lâkabini kazandirmistir. O bu olayda “O ne söylüyorsa dogrudur” demistir. Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malini mülkünü Islâm için harcamis, vefât ederken vasiyetinde, halifeligi müddetince aldigi maaslarin, topraklarinin satilarak iâde edilmesini istemis ve geride bir deve, bir köleden baska birsey birakmamistir. Dört esinden alti çocugu olan Ebû Bekir, kizi Âise’yi Rasûlullah ile hicretten sonra evlendirmistir (Tabakat-i Ibn Sa’d, VI, 130 vd.; Ibnu’l-Esir, II, 115 vd).
Hicret sirasinda magarada iken ayagini bir yilan soktugunda ve ayagi acidiginda o sirada dizine yatip uyumus olan Peygamber’i uyandirmamak için sesini çikarmamasi, aglarken Hz. Peygamber uyanip ne oldugunu sordugunda, “Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah” demesi olayi Ebû Bekir’in Rasûlullah’a olan bagliliginin örneklerinden sadece biridir. Hz. Ebû Bekir’in beyaz yüzlü, zayif, dogan burunlu, sakallarini kina ve çivit otuyla boyayan sakin bir adam oldugu rivâyet edilir (Ibnü’l Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, II, 419-420). Rasûlullah’tan sonra bu ümmetin en hayirlisi Ebû Bekir’dir. O, Hz. Peygamber’in veziri, fetvâlarda en yakini idi. Rasûlullah’in, “insanlardan dost edinseydim, Ebû Bekir’i edinirdim” (Buhâri, Salât, 80: Müslim, Mesâcid, 38: Ibn Mâce, Mukaddime, II) ve “Herkeste iyiliklerimin karsiligi vardir, Ebû Bekir hariç” demesi ve son hutbesinde, “Allah, kullarindan birini dünya ile kendi katinda olan seyleri tercih hususunda serbest birakti; kul, Allah katinda olani tercih etti” diye Ebû Bekir’i övmesi ve mescide açilan tüm kapilari kapattirip yalniz Hz. Ebû Bekir’in kapisini açik birakmasi ona verdigi degeri göstermektedir. Hz. Ebû Bekir’in nasslara aykiri hiçbir görüsü bize ulasmamistir, çünkü böyle bir reyi yoktur. Ebû Bekir nâsih sünneti çok iyi biliyor, Rasûlullah’i herkesten çok taniyordu. Bu yüzden hilâfetinde kendisine karsi içte muhâlif bir hareket olmamis ve fitneler görülmemistir (Buhâri, Fedâilü’l-Ashâbi’n-Nebî, 3 ). ihtilâf veya ihtilâflarda çözümsüzlük, bid’atler onun devrinde yasanmamistir. “Üzülme, Allah bizimle beraberdir” buyuran Rasûlullah’in haberi sanki lâfizda ve mânâda Hz. Ebû Bekir’de zâhir olmustur (Ibn Teymiye, Külliyat Tercümesi, Istanbul 1988, IV, 329).
Kaynaklarda onun, “Ben ancak Rasûlullah’a tâbiyim, birtakim esaslar koyucu degilim” diye kararlarinda çok titiz davrandigi zikredilir (Taberî, IV, 1845; Ibn Sa’d, III, 183). Bir meseleyi hallederken önce Kur’ân’a bakar, bulamazsa Sünnet’te arastirir, orda da bulamazsa ashâbla istisâre eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüsümü meselesinde Muhâcir-Ensâr esitligi’nin ihtilâfa yol açmasinda Ömer’in Muhâcirlere daha çok pay verilmesini savunmasina ragmen ganimeti esit olarak bölüstürmüstür. O sebeple hilâfetinde huzursuzluk çikmadi. Rasûlullah ve kendisi, bir mecliste bir anda verilen üç talâki bir talâk saymislar, bu daha sonra-birçok “maslahat geregi” diye yapilan degisiklik gibi- üç talâk sayilmistir. Yani Ebû Bekir, Rasûlullah’in tüm uygulamalarini aynen tatbik etmek istemis; bazen -kalpleri Islâm’a isindirmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat geregi veya zamanin degismesiyle hükümlerin degismesini söyleyen ashâbina uymustur. Müslümanlar henüz otuzsekiz kisiyken Mekke’de Mescid-i Haram’da Islâm’i teblig eden ve müsriklerce dövülen Ebû Bekir’e hilâfetinde “Halifet-u Rasûlillah” denilmis, sonraki halifelere ise “Emîrü’l-Mü’minîn” denilmistir. Mâlî islerini Ebû Ubeyde, kadilik ve kazâ islerini Hz. Ömer, kâtipligini Zeyd b. Sâbit ve Hz. Ali, baskumandanligini Üsâme ve Halid b. Velid yapmistir. Medine Dârü’l-Islâm’in baskenti olmus, Mekke, Taif, San’a, Hadramevt, Havlan, Zebid, Rima, Cened, Necran, Cures, Bahreyn vilâyetlere ayrilmistir. Yönetimi merkezî olup, ganimetlerin beste biri Beytü’l-Mal’de toplanmistir.
Hz. Ebû Bekir, Mukillîn denilen çok az hadis rivâyet eden ashâbdan sayilir. O, yanilip da yanlis birsey söylerim korkusuyla yalnizca yüz kirk iki hadis rivâyet etmis veya ondan bize bu kadar hadis rivâyeti nakledilmistir. Hutbe ve ögütlerinden bazilari söyledir:
“Rasûlullah vahy ile korunuyordu. Benim ise beni yalniz birakmayan bir seytanim vardir… Hayir islerinde acele edin, çünkü arkanizdan acele gelen eceliniz var… Allah için söylenmeyen bir sözde hayir yoktur… Herhangi bir yericinin yermesinden korktugu için hakki söylemekten çekinen kimsede hayir yoktur… Amelin sirri sabirdir… Hiç kimseye imandan sonra sagliktan daha üstün bir nimet verilmemistir… Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz (Ayr. bk. Ebû Nuaym, Hilye, l )
Çocukları 
Ebu Bekir’in Ümmi Rüman adlı bir kadından dört çocuğu olmuştur.[kaynak belirtilmeli] İsimleri Abdullah, Aişe, Esma ve Abdurrahman’dır. Abdurrahman, savaşlarda müşrik saflarına girmiştir.
Lakapları 
Câmiu’l Kur’an, es-Sıddîk, el-Atik lakaplarıyla bilinirdi.Ayrıca çok fazla teheccüde kalktığından dolayı”Vaktı Seherde Teheccüd Kılanların Babası” olarakta bilinir.
177 bakara süresi  YÜZLERİNİZİ BAZEN DOGUYA BAZENDE BATIYA ÇEVİRMENİZ iyilik deyildir  ancak iyi ALLAH  a ahiret gününe  meleklere kitaba ve bütün peygamberlere iman edip akrabalara öksüzlere biçarelere yolda kalmışa  dilenenlere ve esirle ugrunda seve seve  mal veren namazı kılan zekatı verendir birde anlaştıkları vakit ahitlerini yerine getirenlerdir hele sıkıntı ve hastalık hallerinde ve savaşın şiddetli anında sabredip  dayananlar işte bunlardır söz ve davranışlarında dogru olanlar işte bunlardır o korunan muttakiler