18 Aralık 2015 Cuma

Peygamberimizin Babası Hazreti Abdullah
Abdullah, Ab­dül­mut­ta­lib’in erkek çocuklarından sekizincisi idi.[1]Sîret ve su­rette diğer kardeşlerinden çok farklıydı.
Dünyaya gelir gelmez babasının alnında parlayan Nur-u Mu­hammedî, onun alnına geçmişti. Bu nur, yüzüne harika bir güzellik ve müstesna bir tatlı­lık bahşetmişti. Ama hiç kimse, bu güzellik ve tatlılığın nereden ve niçin geldi­ğinin farkında değildi.

Ab­dül­mut­ta­lib’in, Oğullarıyla Konuşması

Artık oğullarının onu da büyümüştü.
Vaadini unutmayan Ab­dül­mut­ta­lib, onları bir gün bir araya topladı ve işin hikâyesini anlatarak, içlerinden birini kurban etmesi gerektiğini bildirdi. Hepsi de tereddütsüz râzı oldular. Sonra da babalarına sordular: “Peki nasıl yapalım bunu? Kimin kurban edileceğini nasıl tespit edelim?”
Ab­dül­mut­ta­lib, böyle bir durumda ne yapılması gerektiğini bi­liyordu. Şöyle dedi:
“Her biriniz birer ok alın, üzerine kendi isminizi yazın ve ok­ları bana ve­rin!”
İtaatkâr çocuklar, babalarının emrini derhal yerine getirdiler. Her biri ok­danlığından bir ok çekti; üzerine kendi ismini yaz­dıktan sonra, babasına uzattı.
Okları toplayan Ab­dül­mut­ta­lib, doğruca Kâbe’ye vardı. Meselenin nasıl halledileceği anlaşılmıştı artık: Hübel putunun yanında ok çekilecek, kimin oku çıkarsa o kurban edilecekti.
Böyle durumlarda, Ku­reyş, bu usûle başvururdu.

Kur’a Çekilişi

Kâbe’nin yanına varan Ab­dül­mut­ta­lib’in etrafını şehir halkı sarmıştı. Elin­deki on oku, Allah’a verdiği sözünden caymış sayılmaması için, tereddütsüz, ok çekme memuruna uzattı. On okun üzerinde on ciğerpâresinin ismi vardı. Hangi ok çıkarsa çıksın, ciğerinden bir parça kopacaktı.
Memur, oklardan birini çekti. Üzerindeki ismi titrek bir sesle okudu: “Ab­dullah!”
Şefkatli baba, duyduğuna inanmak istemedi; oku memurun elinden çekip aldı, dikkatlice baktı ve okudu: “Abdullah...”
Göz pınarları bir anda yaşlarla doldu. Boğazında hıçkırıklar düğümlendi. Şefkati ve hisleri öylesine kabardı ve coştu ki bir an “Ola­maz!” diyerek haykı­racak gibi oldu. Son anda Allah’a verdiği sözü hatırlayarak, çelik gibi irade­siyle şefkat ve hislerine gem vurdu. Yıkılmış bir halde, yüzünü Kâbe’den evine doğru çevirdi ve ümitsiz ümitsiz yürüdü.
Evinde herkes onu bekliyordu. Hiçbirinin kur’a sonucundan haberi yoktu. Eve giren Ab­dül­mut­ta­lib’in gözleri bir anda, pırıl pırıl parlayan oğlu Abdul­lah’ın yüzüne dikildi. Şefkat ve merhametinin tekrar kabarıp his dünyasının içine girdiğini görünce, yüzünü başka tarafa çevirdi. Teslimiyet içinde bakan oğullarını daha fazla merakta bırakmak istemedi ve şöyle konuştu:
“Abdullah! Allah, kendisine kurban edilmek üzere seni seçti. Bu şerefi kar­deşlerin arasında sana ihsan etti!”
Ab­dül­mut­ta­lib ailesini ve evini alev alev yakan bu haber, bir anda Mekke sokaklarını da hüzün ve kedere boğdu. Herkes birbirine soruyordu: “Abdullah mı, o güzel, o tatlı çocuk mu kur­ban edilecek?”
Ab­dül­mut­ta­lib, yanan yüreğine, kasırgalaşan hislerine, okyanus dalgalarını andıran şefkat ve merhamet duygularına aldırmadan, biricik oğlu Abdullah’ın bileğini kavradı ve onu doğruca İsaf ve Nâile putlarının yanına götürdü. Nur yüzlü Abdullah’ta sanki Hz. İsmail’in teslimiyeti vardı. Yüzünde en ufak bir memnuniyetsizlik belirtisi görünmüyordu.
Ab­dül­mut­ta­lib’in bir elinde bıçak, diğer elinde oğlu Ab­dul­lah’ın eli vardı. Kurban edilmesi için her şey tamamdı. Bu sırada birtakım gürültüler duyuldu. Ku­reyş eşrafı geliyordu. İçlerinden biri seslendi: “Ey Ab­dül­mut­ta­lib! Ne yap­mak isti­yor­sun?”
Ab­dül­mut­ta­lib, nur yüzlü oğluna bakarak cevap verdi: “Onu kurban ede­ceğim!”
Bu cevap, kalabalık arasında hayret ve heyecan meydana getirerek dalga­landı. Müdahale ettiler. “Ey Ab­dül­mut­ta­lib!” dediler. “Bu nasıl olur? Sen ki Mekke’nin büyüğüsün. Böyle ya­parsan, sonra herkes senin yaptığını yapmaz mı? Herkes oğlunu kurban ederse bizim de soyumuz kesilmez mi?”
Bütün kalabalık, Ab­dül­mut­ta­lib’in aleyhindeydi. Hatta hisleri, duyguları da... Lehinde olan tek şey, çelikten iradesiydi. Allah’ına söz vermişti ve bu sö­zünü mutlaka yerine getirmeliydi. Çünkü Allah, onun istediğini vermişti: On erkek çocuk ihsan etmişti. Kurban etmemek, O’na karşı nankörlük olurdu.
Bu sırada Abdullah’ın dayısı Abdullah b. Muğîre ortaya atıldı ve “Ey Ab­dül­mut­ta­lib!” dedi. “Vallahi, meşru bir mâ­zeret ol­ma­dıkça sen onu kurban edemezsin! Onu kurtarmak için, gerekirse bütün malımızı vermeye hazırız!”
Ab­dül­mut­ta­lib’in duyguları, şefkati, merhameti de sanki dillenmiş ve ken­di­sine aynı şeyleri haykırıyorlardı. Fakat çelikten iradesi bir türlü gevşemi­yor­du.
Ku­reyşliler ve oğulları, yalvarmalarının netice vermediğini görünce, bu se­fer şöyle bir teklifte bulundular:
“Ey Ab­dül­mut­ta­lib! Abdullah’ı al, Şam’a git! Orada bir kadın var: Kâhin ve bilgin bir kadın. Doğudan batıdan zorlukta kalan herkes, ülkeler aşıp ona gi­der. Herkesin derdine bir çare bulur. Elbette senin için de bir çare bulur. ‘Ab­dullah boğazlanacak’ derse, gel, onu boğazla; yok, eğer seni de, Abdullah’ı da, bizi de üzüntüden kurtaracak bir çare bulursa, ona göre hareket edersin!”[2]
Bu fikir, Ab­dül­mut­ta­lib’in aklına yattı. Derhal Abdullah’ı yanına alarak Şam’a doğru yola çıktı. Medine’ye geldiklerinde, kâhin kadının Hayber’de ol­duğunu öğrendiler. Oradan Hayber’e geldiler. Arrafe adındaki kâhineyi bul­dular.
Ab­dül­mut­ta­lib, durumu olduğu gibi anlattı.
Kadın sordu: “Sizde bir insanın diyeti nedir?”
Ab­dül­mut­ta­lib, “On deve” dedi.
Bunun üzerine kâhin kadın, “Gidin, on deve hazırlayın. Çocukla on deveyi alıp, ok çektiğiniz yere götürün. Bir tarafta çocuğunuz, diğer tarafta ise on de­ve olmak üzere ikisi arasında ok çekin. Eğer ok develere çıkarsa, develeri kur­ban edip çocuğu kurtarın; yok, eğer ok çocuğa çıkarsa, her defasında deve­lerin sayısına bir diyet mik­tarı daha ekleyerek Rabbiniz sizden râzı oluncaya kadar ok çekmeye devam edin! Ne zaman ok develere çıkarsa, onları boğazla­yıp kur­ban edin. Bu şekilde hem Rabbinizi râzı etmiş, hem de çocuğunuzu kurban ol­maktan kurtarmış olursunuz” dedi.[3]
Ortaya konan çareyi uygun bulan Ab­dül­mut­ta­lib, sevinçten uçacak gibi ol­du. Vakit kaybetmeden Mekke’ye döndü. Ab­dül­mut­ta­lib ailesi ve Mekke halkı da bu habere son derece sevindi.

Kur’a Neticesi

Mekke’ye dönüşünün ertesi günü idi.
Ab­dül­mut­ta­lib, biricik oğlu Abdullah’ı ve on deveyi alarak Kâbe’ye gitti. Kâ­hin kadının tavsiyesi üzerine, Abdullah ile on deve arasında kur’a çekile­cek­ti.
Ab­dül­mut­ta­lib, sevinç içinde memura “Çek!” dedi.
Çekilen ok Abdullah’a çıktı!
Develerin sayısını yirmiye çıkardılar.
Memur tekrar oku çekti. Ok yine Abdullah’ı gösterdi!
Develer otuza çıkarıldı. Ok tekrar Abdullah’a isabet etti.
Develer kırk oldu. Ok yine Abdullah’a çıktı.
Elli oldu. Ok Abdullah’a çıkmakta ısrar ediyordu!
Altmış, yetmiş, seksen, doksan oldu. Ok, ısrarla Abdullah’ı gösteriyordu! San­ki başka bir âlemden emir alır gibiydi.
Ab­dül­mut­ta­lib, hayret ve heyecan içindeydi. Her çekim esnasında ellerini semâya doğru kaldırarak dua etmekten de geri durmuyordu.
Nihayet, develerin sayısı yüzü buldu.
Tekrar ok çekilince, merakla bakanlar derin bir nefes aldılar. Çünkü ok, de­velere çıkmıştı!
Herkes gibi Ab­dül­mut­ta­lib’in de gözleri sevinçle parladı. Fakat onun bu se­vinci fazla sürmedi. Derhal ciddileşti. Kendisini fazla tebrike imkân tanımadı ve şöyle konuştu:
“Vallahi, üst üste üç defa daha çok çekeceğim; ta ki kal­bim mutmain olsun!”
Çekiliş üç defa daha tekrarlandı. Her defasında sevinç çığlıkları atılıyordu. Çünkü üç seferinde de ok, develere çıkmıştı.
Bu sevincini Ab­dül­mut­ta­lib, “Allahü Ekber, Allahü Ek­ber!” diyerek izhar etti ve diz çökerek duada bulundu.
Böylece Abdullah, kurban edilmekten kurtuldu.
Sevgili oğlunun kurban edilmekten kurtulmasına son derece sevinen Ab­dül­mut­ta­lib, yüz devenin Safâ ile Merve arasına götürülüp, yan yana kurban edilmesini emretti. Emri derhal yerine getirildi. Kurban edilen develerin etle­rinden Mekke halkı bol bol istifade etti. Alamadıklarını da kurtlar, kuşlar, kö­pekler, vahşî ve ehil bütün hayvanlar paylaştılar.
O günden itibaren, Ku­reyşliler ve Araplar arasında, bir insan diyetinin yüz deve olarak kabul edilme âdeti benimsendi.[4]
Resûl-i Ekrem Efendimiz de, bu âdeti olduğu gibi bırakmıştır.[5]

Hz. Abdullah’ın İffeti

Aynı gündü.
Herkes neticeden memnun, kur’a yerinden dağılıyordu. Ab­dül­mut­ta­lib de sevgili oğluyla birlikte şehre geliyordu. Kâbe’­nin yanından geçerlerken, baba­sından bir hayli geride kalmış Abdullah’ın karşısına bir kadın dikildi. Bu ka­dın, Abdullah’ın dillere destan güzelliğine hayranlardan biri olan, Varaka b. Nev­fel’in kız kardeşi Rukiyye idi. O da, kardeşi Varaka gibi eski mu­kaddes ki­tapları okumuş, o kitaplarda ahir zamanda gelecek peygamberin sıfatlarını gör­müş ve öğrenmişti. İç âleminde, Abdullah’ın yüzünde, o âna kadar hiç kim­sede görmediği müstesna parlaklıkla karşı karşıya kalınca, bu sıfatlarla münâ­sebet kurdu. Bu şerefi başkasına kaptırmamak için de, adeta güzelliğini ve if­fetini unutarak Abdullah’ın yanına yaklaştı ve fısıldadı:
“Delikanlı, biraz dursana!”
Abdullah durdu.
Kadın, “Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
Yüzünde parlayan nurun masumiyeti içinde Abdullah, “Babamla gidiyo­ruz” diye cevap verdi.
Kadın, bu masum cevap üzerinde pek durmadı ve asıl maksadını açıkladı. “Abdullah “ dedi. “Benimle şimdi evlenir misin?”
Abdullah’ın yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi. Masumiyetini yırtmak isteyen bu teklife pek aldırmadı ve yoluna devam etmek istedi.
Fakat Rukiyye, ona sahip olmak istiyordu. Arzusunu bir başka teklifle câzib hale getirdi. “Eğer” dedi. “Benimle evlenme­yi kabul edersen, senin için kurban edilen develer kadar develerim var, onların hepsini sana vereyim!”
Abdullah, bu câzib teklife de iltifat etmedi ve iffetini ser­gileyen şu cevabı verdi:
“Haram öyle acıdır ki ölüm acısı onun yanında çok hafif kalır; helâl ise çok tatlıdır. Ey kadın, sen git, açıkça helâlinden ara! Şeref ve iffet sahibi olanlar, namuslarını ve dinlerini titizlikle korurlar. Onlar, namussuzluk demek olan bir işe nasıl teşebbüs ve cesaret edebilirler?”[6]
Bu asil cevabından sonra da, güzel Rukiyye’nin hüzün ve hay­ranlığı birleşti­ren bakışları önünde yoluna devam etti.
Günler sonra, evlenmiş bulunan Hz. Abdullah, aynı ka­dınla Mekke sokak­la­rında bir kere daha karşılaştı. Aynı Rukiyye, ona karşı en ufak bir arzu ve has­ret belirtisi göstermedi; bilâkis, hissiz ve bakışları, hayranlık şöyle dur­sun, çok donuktu.
Abdullah sebebini sordu: “Ne oldu sana? Halin değişmiş!”
Rukiyye, “O gün, alnında esrarlı bir nur parlıyordu. O nur kar­şısında ken­dimden geçtim. Ama şimdi onu göremiyorum!” diye cevap verdi.
Evet, Hz. Abdullah’ın alnında parlayan nur artık yoktu.
Çünkü o nur Kâinatın Efendisine hamile olan, annelerin en büyüğü Hz. Âmine’ye intikal etmişti.
Aslında, Hz. Abdullah’a hayran ve meftun olan sadece bu kadın değildi. Kötü ahlâktan uzak, tertemiz ve en güzel haslet ve faziletlerle bezenmiş bu de­likanlıya bütün Ku­reyş kızlarının gözleri çevrilmişti! Ama yüzündeki parlaklı­ğın sırrına akıl erdiremeden; Hak Teâlâ’nın ona Ahir zaman Peygamberinin babası olmak gibi şereflerin en büyüğünü mukadder kıldığının hikmetini idrak edemeden!

Hz. Abdullah’ın, Hz. Âmine’yle Evlenmesi

Hz. Abdullah, gün geçtikçe büyüyor, büyümesiyle de gönülleri etrafında per­vane gibi döndürüyordu. Fakat o, dönen pervanelerin hiçbirine iltifat etmi­yor, iffet ve namusunu tertemiz koruyordu.
Çok sevdiği oğlunun evlenme çağına geldiğini gören Ab­dül­mut­ta­lib, bir an evvel onu mesut bir yuvaya kavuşturmak istiyordu. Ancak ona, her yönüyle denk birini bulmak gerekiyordu. Ab­dül­mut­ta­lib, bunu bulmada gecikmedi. Be­nî Zühre kabilesinin büyüğü Vehb b. Abdi Menaf’ın yanına vararak, kızı Âmi­ne’yi oğlu Abdullah’a istediğini söyledi. Vehb, teklifi memnuniyet ve se­vinçle karşıladı, sonra da şöyle konuştu:
“Ey amcamoğlu! Biz bu teklifi sizden önce aldık! Âmine’nin annesi, geçen­lerde bir rüya görmüştü. Anlattığına göre, evimize bir nur girmiş, aydınlığı yer­­leri ve gökleri tut­muş. Ben de bu gece rüyamda, dedemiz İbrahim’i (a.s.) gör­­düm. Bana, ‘Ab­dül­mut­ta­lib’­in oğlu Abdullah ile kızın Âmine’nin nikâhla­rı­nı ben kıydım! Sen de onu kabul et’ dedi. Bugün sabahtan beri bu rüyanın te­si­ri altındayım. ‘Acaba ne zaman gelecekler?’ diye kendi kendime sorup duru­yordum!”
Bunları duyan Ab­dül­mut­ta­lib sevincinden, “Allahü Ekber! Allahü Ekber!” diyerek tekbir getirdi.
Vehb’in kızı Âmine, hem güzellik, hem ahlâk, hem de neseb itibarıyla Ku­reyş kızları arasında en yüksek mevkiye sahipti. Her hususta Abdullah’a denk­ti ve henüz 14 yaşlarında bulunuyordu. Abdullah ise, bu sırada yirmi dört yaş­larında idi. Kısa zamanda düğün yapıldı ve Kâinatın Efendisini dünyaya geti­recek mesut aile yuvası kuruldu.[7]

Hz. Abdullah’ın Vefatı

Evliliklerinin üzerinden henüz birkaç hafta geçmişti ki birçok kimsenin fark ettiği garip bir durum oldu: Hz. Abdullah’ın yüzündeki nur, Hz. Âmine’nin al­nında parlamaya başladı. Demek ki artık Hz. Âmine, Kâinatın Efendisine ha­mile idi.
Evliliklerinin ilk ayları dolmuştu.
Hz. Abdullah, bir ticaret kervanına katılarak Suriye’ye gitti.
Gidiş, o gidiş oldu; Hz. Abdullah, bir daha Mekke’ye dönmedi. Aylar sonra Mekke’ye dönen ticaret kervanı arasında Hz. Abdullah yok­tu. Sadece acı ha­beri vardı.
Hz. Abdullah, ticaret yolculuğundan dönüşte Medine’­de has­ta­lanmıştı. Ve onu orada dayılarının yanına bırakmış­lardı.
Bu haberi alan Ab­dül­mut­ta­lib, derhal oğlu Hâris’i Medine’­ye gön­derdi. Ha­ris, Medine’ye varıncaya kadar her şey olup bit­miş­ti. Hz. Abdullah, Kâinatın Efendisi oğlunun bir kerecik olsun yüzünü görmeden ebedî âleme göç etmişti ve orada Adiyy b. Neccaroğullarından Nâbiğa’nın evinin avlusuna defnedil­mişti.
Hâris, bu acı haberi alıp Mekke’ye getirdi. Mekke bir an­da mâtem havasına büründü. Genç ihtiyar, küçük büyük arasında fark gözetmeyen ölümün, Ab­dullah’ı bu genç yaşında beklenmedik bir zamanda sînesine alışı, Ab­dül­mut­ta­lib ailesini derin bir üzüntüye boğdu. Mekke halkı da gözyaşlarıyla onların te­essürüne iştirak etti.
Hele, henüz genç bir gelin olan Hz. Âmine’nin teessürünü tarif etmek im­kân­sızdı. Haberi duyduğu andan itibaren bir mum gibi erimeye yüz tuttu. Gün­lerce gözyaşlarını tutamadı. Ağladı, ağladı. O ağlarken, bütün insanlığın göz­yaşını beraberinde getireceği nurla silecek ve acılarını dindirecek zâtın dün­yaya gelişine ise iki ay gibi kısa bir zaman kalmıştı.
Hz. Âmine, hadiseden duyduğu derin üzüntüyü gözyaşları arasında şii­rinde şöyle dile getirdi:
Artık Mekke’nin Betha kolu Hâşimoğullarından boş kaldı. Mekke, Hâşimoğulla­rı­nın şânından mahrum kalacak artık!
Ölümün davetine uyarak, evinden örtüler ve kefenler içinde çıkıp kabre gitti.
Ölüm (yeryüzünde yıllarca dolaşıp dursa) insanlar arasında, Hâşimoğlu gibi bir yiğit bulup boşluğunu dolduramaz.
Dostları onun tabutunu taşımak için koşuştular, onu elden ele alıp götürdüler.
Ne yazık ki ecel, hiç beklenmedik bir zamanda onu çekip kendine aldı. Hâlbuki o, ne kadar güzel, ne kadar cömert ve ne kadar da merhametli biri idi![8]

Hz. Abdullah’ın Bıraktığı Miras

Hz. Abdullah, yeni evliydi. İstikbâlini temine yeni yeni hazırlanırken dün­yaya gözlerini yummuştu. Bu sebeple maddî plânda geride son derece müte­vazı bir miras bıraktı: Ümüm Eymen Bereke adında, Kâinatın Efendisini çok seven bir cariye, beş deve, birkaç ko­yun, bir kılıç ve bir miktar da gümüş pa­ra.[9]
Fakat geriye, Allah’ın lûtfuyla İki Cihanın Güneşi olacak hayırlı bir evlat bı­raktı. Nuruyla âlemi aydınlatacak bir zât: Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (a.s.m.)...

_______________________________________
[1] Ab­dül­mut­ta­lib’in diğer (erkek) çocuklarının adları şöyledir: Abbas, Hamza, Ebû Tâlib (Abdi Menaf), Zübeyr, Hâris, Hacl, Mukavvim, Dırar, Ebû Leheb (Abdü’l-Uzzâ) [İbn Hişam, c. 1, s. 113; İbn Sa’d, c. 1, s. 88].
[2] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 162; Taberî, Tarih, c. 2, s. 174.
[3] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 163; Taberî, Tarih, c. 2, s. 174.
[4] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 164; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1. s. 89; Taberî, Tarih, c. 2, s. 174.
[5] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 89.
[6] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 164; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 95-96.
[7] İbn Hişam, Sîre, c. 1, s. 167; İbn Sa’d, Tabakat, c. 1. s. 94.
[8] İbn Sa’d, Tabakat, c. 1, s. 100.
[9] İbn Hişam, a.g.e., c. 1, s. 167; İbn Sa’d, a.g.e., c. 1, s. 100.



NUR YÜZLÜ GÜL KOKULU EFENDİME

 

                                                Bismillahirrahmanirrahim ;

             Selam sana ey Allah’ın sevgilisi , selam sana gül kokulu efendim , selam sana Müslümanlara doğan güneş ;

                Kaç yüzyıl geçti ümmetine veda edeli , ne zorluklar ne kanlar döküldü . Din yoluna  kaç şehit verdik. Yıllar , asırlar ardı ardına birikmiş olsa da ,şefkatin gülen yüzün , yüreğinin yumuşaklığı ve bizlere yol gösterici olarak teslim ettiğin Kur’an-ı Kerim   ellerimizde. Senin o mübarek gözlerinin baktığı  sayfalara bizim de bakabildiğimiz için  Yüce Allah ‘ a binlerce kez şükürler olsun…

         Efendimiz  ; asırlar önce cennet için, salih amel için koşturan ümmetinin artık çoğu  GÜNAHKAR .. .Sizi üzen davranışlar kol geziyor. Bir  avuc toprağa kardeş kardeşin canına kıyıyor , artık helale harama değil , cebe girene boğazdan gecene  bakılıyor.  Üzülme ya Rasülullah . 632’den  beri  bedenin ,sesin   aramızda  değil.Allah’a döktüğün göz yaşlarının son bulup vuslata eriştiğin günden beri ümmetin   kötülüğe karıştı, nefsini dinler oldu .İnsanların dili  Allah derken eli, gönlü harama uzanır oldu. Ümmetinin bir kısmı sana ve cennete uzak ,Allah’a inkar davranışlarla şeytanın tuzaklarına yem olup günaha boğuluyor . Keşke yanımızda olsan ve ümmetini şu şeytanın bataklığından kurtarsan . Biz cehennemde  bir yudum suya muhtaç iken bizlere su vermeye gelir misin  ya Nebi ! 

       Kıskanıyorum efendim . Senin Aişe’n , senin Fatıma’n ,senin Bilal’in , Ömer’in Zeyd’in senin için hizmetler etmiş , dizlerinin dibinde yaşamış , o muazzam sesini gül yüzünü  görüp severken bizler göremediğimiz için  kıskanıyorum. Keşke sen namaz kılarken başından dökülen pislikleri temizleyen ben olsaydım Rasülum .Keşke o sahabeler gibi önünüzde diz çökerek şehadet getirenler arasında ben de olsaydım efendim . Merhamet kokan , şefkatli, yumuşak ellerini başlarımıza , saçlarımıza sürsen. Gül kokun içimize işlese , attığın her adımda , söylediğin her güzel sözünde manalar arasak .O güler yüzüne, bizler için o her damlası değerli yaşlar akıtan, o güzel gözlerine bakamasak, seni üzecek , o şefkatli yüreğine üzüntü verecek günahlarda yüzdüğümüz için vicdan azabı duysak … Keşke ;  uykularımız kaybolsa, gecemiz gündüzümüz , elimiz, dilimiz , kalbimiz  Allah’a zikir için , günahlarımızın affı için , senin yoluna , bizleri yaratan , nimetler veren , dualarımızı işiten alemlerin Rabb’i için uğraşsa…

                   Cennet aşkını , Allah aşkını gönüllerimize aşılasan . Dünyalık aşkları , menfaatleri , zaafları , istekleri , uğraşları silip atmamıza yardım etsen . Yeniden ümmetinin solan güllerini canlandırsan , dokunduğun el, bastığın toprak ,baktığın sema , geçtiğin yollar her yer ‘ALLAH’ diye inlese.. Tekrar ümmetinle olsan … Ey Rasülum , ümmetin açan en güzel gülü ,  alemlerin Allah aşkı ile nurlanmış nebisi , her ne kadar bedenen yanımızda olamasan da , bizleri senin yolundan ,  Kur’an ‘ın yolundan , İslam’ın , Müslümanlığın , imanın yolundan ayırma  !  Bizleri yalnız bırakma !

                Varlığını,  şefkatini ,  merhametini,  sevgini ,  aşkını yüreklerimize nakış nakış  işle! Mahşer günü , o büyük gün  şefaatinden mahrum bırakma ya rasülullah !  Şefaatine muhtacız efendim , bizleri şefaatinden   mahrum  etme efendim ! Cennetin köşklerinde , ırmaklarında , şerbetli sularında , tüm ‘ÜMMET-İ MUHAMMED’ ile birlikte olmak için bizleri Allah’a yönelt!  Şu dünyalık zevklerimizden , günahlarımızdan kurtulmamız için bizleri yalnız bırakma efendim !  Bu imtihan için  geldiğimiz  sahte hayata kendimizi kaptırmamıza engel olun efendim..! Bu aciz günahkar  artık hevesi dünyalık olmaya düşmüş ümmetinin insanları için ahiret günü yüce Mevla’ya duada bulunur musun ey Muhammed (sav.)?

             Bizleri o bin yıl önceki   Hz. Hamza , Hz. Ebu Bekir , Enes b. Malik ve Hz. Hatice annemiz gibi , senin o masumiyet dolu sevgini bir nebze de olsa geçirmiş kimseler olmamız için bizi yalnız bırakma ,  selametten ayırma , Allah yolundan alıkoyacak  işlerden uzak durmamız için  yardımcı ol !

           Sen şimdi  yoksun   ama emanetin hep bizimle . İçin rahat olsun  rasülum, Yokluğunda Kur’an-ı  Kerime ,  hadislerine sarıldık. Hep öğrettiklerin ,emanetlerin yollarımıza ışık tutuyor . Senin gözlerinin değdiği yere değen   gözlerimiz seni arıyor.  Senin gözyaşlarının aktığı satırlara bakıyoruz . Yokluğunda gözyaşı döküyoruz . Hiç göremesek  de seni bir gün göreceğimiz için seni görmüş gibi seviyoruz , Mekkeli yetim kız çocuğu gibi seviyoruz efendim her gün senin gülen yüzünü görmeye, oyun oynamayı bırakıp gelecek kadar  seviyoruz.

            Torunların gibi seviyoruz, sen   secdede  iken mübarek   omuzlarına  atılıp oynayacak  kadar . Allah’ın rahmeti için dua istiyoruz senden gül kokulumuz .  Cennette sana ve ümmetine kavuşmak dileğiyle peygamberim…


besmele görselleri ile ilgili görsel sonucu


HÜD SÜRESİ AYET 41
وَقَالَ ارْكَبُواْ فِيهَا بِسْمِ اللّهِ مَجْرَاهَا وَمُرْسَاهَا إِنَّ رَبِّي لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ
Ve kâlerkebû fîhâ bismillâhi mecrâhâ ve mursâhâ, inne rabbî le gafûrun rahîm(rahîmun).
42
وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَب مَّعَنَا وَلاَ تَكُن مَّعَ الْكَافِرِينَ
Ve hiye tecrî bihim fî mevcin kel cibâli ve nâdâ nûhunibnehu ve kâne fî ma'zilin yâ buneyyerkeb meanâ ve lâ tekun meal kâfirîn(kâfirîne).
43
قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاء قَالَ لاَ عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللّهِ إِلاَّ مَن رَّحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ
Kâle se âvî ilâ cebelin ya'sımunî minel mâi, kâle lâ âsımel yevme min emrillâhi illâ men rahim(rahime), ve hâle beynehumâl mevcu fe kâne minel mugrakîn(mugrakîne).
44
وَقِيلَ يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءكِ وَيَا سَمَاء أَقْلِعِي وَغِيضَ الْمَاء وَقُضِيَ الأَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَقِيلَ بُعْداً لِّلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
Ve kîle yâ ardubleî mâeki ve yâ semâu akliî ve gîdal mâu ve kudıyel emru vestevet alâl cûdiyyi ve kîle bu'den lil kavmiz zâlimîn(zâlimîne).
45
وَنَادَى نُوحٌ رَّبَّهُ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ابُنِي مِنْ أَهْلِي وَإِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَأَنتَ أَحْكَمُ الْحَاكِمِينَ
Ve nâdâ nûhun rabbehu fe kâle rabbi innebnî min ehlî ve inne va'dekel hakku ve ente ahkemul hâkimîn(hâkimîne).
HÜD SÜRESİ AYET41
(nuh şöyle dedi) ona binin onun gitmesi ve durması ALLAH ın ismiyledir şüphesiz rabbim çok bagışlayan çok acıyandır
42
gemi içindekilerle birlikte daggibi dalgalar içinde akıp gidiyordu nuh ayrı bir yere çekilmiş olan ogluna şöyle seslendi ey oglum gel bizimle beraber bin kafirlerle beraber olma
43
o ben benim sudan koruyacak bir daga sıgınacagım dedi ( babası) bugün ALLAH ın emrinden onun merhamet ettigi dışında kurtulacak kimse yoktur dedi derken aralarına dalga giriverdi  oda bogulanlardan oldu
44
şöyle denildi ey toprak yut suyunu ey gök yüzü açıl su çekildi iş bitirildi gemi cudüüzerinde durdu o zalim topluluga defolun denilmişti
45
nuh rabbine seslendi ve şöyle dedi ey rabbim şüphesiz oglum ailemdendir senin vaadin elbette haktır sen hakimlerin içinde en iyi hüküm edensin

15 Aralık 2015 Salı

besmele görselleri ile ilgili görsel sonucu
HUD SÜRESİ AYET 36
وَأُوحِيَ إِلَى نُوحٍ أَنَّهُ لَن يُؤْمِنَ مِن قَوْمِكَ إِلاَّ مَن قَدْ آمَنَ فَلاَ تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُواْ يَفْعَلُونَ
Ve ûhiye ilâ nûhın ennehu len yu’mine min kavmike illâ men kad âmene fe lâ tebteis bi mâ kânû yef’alûn(yef’alûne).
37
وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلاَ تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُواْ إِنَّهُم مُّغْرَقُونَ
Vasnaıl fulke bi a’yuninâ ve vahyinâ ve lâ tuhâtıbnî fîllezîne zalemû, innehum mugrakûn(mugrakûne).
38
وَيَصْنَعُ الْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلأٌ مِّن قَوْمِهِ سَخِرُواْ مِنْهُ قَالَ إِن تَسْخَرُواْ مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ
Ve yasnaul fulke ve kullemâ merra aleyhi meleun min kavmihi sehırû minhu,, kâle in tesharû minnâ fe innâ nesharu minkum kemâ tesharûn(tesharûne).
39
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌ مُّقِيمٌ
Fe sevfe ta’lemûne men ye’tîhi azâbun yuhzîhi ve yehıllu aleyhi azâbun mukîm(mukîmun).
40
حَتَّى إِذَا جَاء أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا مِن كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلاَّ مَن سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ وَمَنْ آمَنَ وَمَا آمَنَ مَعَهُ إِلاَّ قَلِيلٌ
Hattâ izâ câe emrunâ ve fârat tennûru kulnâhmil fîhâ min kullin zevceynisneyni ve ehleke illâ men sebeka aleyhil kavlu ve men âmene, ve mâ âmene meahû illâ kalîl(kalîlun).
HUD SÜRESİ AYET 36
NUH A şu vahiy edilmişti iman edenlerin dışında artık halkından hiçbir kimse iman etmeyecek onların yaptıklarına üzülme
37
bizim gözetimimiz ve vahyimiz altında gemiyi yap zalimler hakkında benden birşey isteme çünkü onlar bogulacaklardır
38
o gemiyi yapıyordu  halkından bir topluluk yanından her geçtiginde onunla alay ediyordu siz bizimle egleniyorsanız biz de sizinle sizin bizimle eglendiginiz gibi eglenecegiz dedi
39
kendisini rüsva edecek azabın kime gelecegini sürekli olan azabın kimin başına inecegini ileride bileceksiniz
40
nihayet emrimiz geldiginde ve tandır kaynadıgında şöyle dedik geminin içine her birinden onunla beraber çok az kişi iman etmişti

14 Aralık 2015 Pazartesi

besmele görselleri ile ilgili görsel sonucu

HUD SÜRESİ AYET 31
وَلاَ أَقُولُ لَكُمْ عِندِي خَزَآئِنُ اللّهِ وَلاَ أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلاَ أَقُولُ إِنِّي مَلَكٌ وَلاَ أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِي أَعْيُنُكُمْ لَن يُؤْتِيَهُمُ اللّهُ خَيْرًا اللّهُ أَعْلَمُ بِمَا فِي أَنفُسِهِمْ إِنِّي إِذًا لَّمِنَ الظَّالِمِينَ
Ve lâ ekûlu lekum indî hazâinullâhi ve lâ a’lemul gaybe ve lâ ekûlu innî melekun ve lâ ekûlu lillezîne tezderî a’yunukum len yu’tiyehumullâhu hayrâ(hayran), allâhu a’lemu bimâ fî enfusihim, innî izen le minez zâlimîn(zâlimîne).
32
قَالُواْ يَا نُوحُ قَدْ جَادَلْتَنَا فَأَكْثَرْتَ جِدَالَنَا فَأْتَنِا بِمَا تَعِدُنَا إِن كُنتَ مِنَ الصَّادِقِينَ
Kâlû yâ nûhu kad câdeltenâ fe ekserte cidâlenâ fe’tinâ bi mâ teidunâ in kunte mines sâdikîn(sâdikîne).
33
قَالَ إِنَّمَا يَأْتِيكُم بِهِ اللّهُ إِن شَاء وَمَا أَنتُم بِمُعْجِزِينَ
Kâle innemâ ye’tîkum bihillâhu in şâe ve mâ entum bi mu’cizîn(mu’cizîne).
34
وَلاَ يَنفَعُكُمْ نُصْحِي إِنْ أَرَدتُّ أَنْ أَنصَحَ لَكُمْ إِن كَانَ اللّهُ يُرِيدُ أَن يُغْوِيَكُمْ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Ve lâ yenfeukum nushî in eradtu en ensaha lekum in kânallâhu yurîdu en yugviyekum, huve rabbukum ve ileyhi turceûn(turceûne).
35
أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ إِنِ افْتَرَيْتُهُ فَعَلَيَّ إِجْرَامِي وَأَنَاْ بَرِيءٌ مِّمَّا تُجْرَمُونَ
Em yekûlûnefterâhu, kul inifteraytuhu fe aleyye icrâmî ve ene berîun mimmâ tucrimûn(tucrimûne).
HUD SÜRESİ AYET 31
BEN  size ALLAH ın hazineleribenim yanımda ben bilinmeyen görünmeyen alemi bilirim demiyorum ben bir melegim de demiyorum o sizin gözlerinizin hor gördükleri hakkında ALLAH onlara hiç bir hayırı vermez  de demiyorum ALLAH onların içlerindekini daha iyi bilir (böyle bir şey söylersem ) ben o zaman zalimlerden olurum
32
ey nuh sen gerçekten bizimle mücadele ettin üsttelik bu mucadelemizde ileri gittin eger sözünde dogru olanlar dan isen haydi bizi tehdit edip durdugun azabı bize getir dediler
33
onu size isterse  ancak ALLAH getirir  siz onu aciz bırakacak degilsiniz dedi
34
ben size nasihat vermek istemişsem de  eger ALLAH sizi helak etmek istiyorsa benim nasihatim size bir fayda vermez o rabbinizdir sonunda ona döndürüleceksiniz
35
yoksa onu uydurdugu mu diyorlar  de ki eger bunu ben uydurdumsa vebalim benim boynumadır ben sizin yüklendiginiz günahtan uzagım

9 Aralık 2015 Çarşamba

besmele görselleri ile ilgili görsel sonucu

HUD SÜRESİ AYET 26
أَن لاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ اللّهَ إِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍ
En lâ ta’budû illâllâhe, innî ehâfu aleykum azâbe yevmin elîm(elîmin).
27
فَقَالَ الْمَلأُ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِن قِوْمِهِ مَا نَرَاكَ إِلاَّ بَشَرًا مِّثْلَنَا وَمَا نَرَاكَ اتَّبَعَكَ إِلاَّ الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِيَ الرَّأْيِ وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِن فَضْلٍ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَاذِبِينَ
Fe kâlel meleullezîne keferû min kavmihî mâ nerâke illâ beşeren mislenâ ve mâ nerâkettebeake illâllezîne hum erâzilunâ bâdiyer re’yi, ve mâ nerâ lekum aleynâ min fadlin bel nezunnukum kâzibîn(kâzibîne).
28
قَالَ يَا قَوْمِ أَرَأَيْتُمْ إِن كُنتُ عَلَى بَيِّنَةٍ مِّن رَّبِّيَ وَآتَانِي رَحْمَةً مِّنْ عِندِهِ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوهَا وَأَنتُمْ لَهَا كَارِهُونَ
Kâle yâ kavmi e raeytum in kuntu alâ beyyinetin min rabbî ve âtânî rahmeten min indihî fe ummiyet aleykum, e nulzimukumûhâ ve entum lehâ kârihûn(kârihûne).
29
وَيَا قَوْمِ لا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مَالاً إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللّهِ وَمَآ أَنَاْ بِطَارِدِ الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّهُم مُّلاَقُو رَبِّهِمْ وَلَكِنِّيَ أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ
Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).
30
وَيَا قَوْمِ مَن يَنصُرُنِي مِنَ اللّهِ إِن طَرَدتُّهُمْ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ
Ve yâ kavmi men yansurunî minallâhi in taradtuhum, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
HUD SÜRESİ AYET 26
ALLAH tan başkasına ibadet etmeyin ben size acı veren bir günün azabının gelmesinden korkuyorum
27
hakında inkar edenlerin ileri gelenleri biz senin yalnızca bizim gibi bir insan oldugunu görüyoruz sana uyanların da ancak basit görüşlü en aşalıklarımızın oldugunu görüyoruz sizin bize fazladan bir üstünlügünüzün oldugunu da görmüyoruz hatta sizin yalancı oldugunuzu zannediyoruz dediler
28
(onlara cevapolarak şöyle ) dedi ey halkım söyleyin bakalım eger ben rabbimden gelen bir delil üzerindeysem bir de bana onun katından bir rahmet gelmişse size ise onu görecek göz verilmemişse  istemediginiz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız
29
ey halkım ben buna karşı  sizden bir mal istemiyorum benim ecirim ancak  ALLAH a  aittir  ben o iman edenleri kovacak degilim elbette onlar rablerine kavuşacaklar ancak  ben sizin cahillik eden bir topluluk oldugunuzu görüyorum
30
ey halkım eger ben onları kovarsam ALLAH ın azabından benim kim kurtaracak düşünmez misiniz

1 Aralık 2015 Salı

besmele görselleri ile ilgili görsel sonucu


HÜD SÜRESİ AYET 21

أُوْلَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُواْ أَنفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُواْ يَفْتَرُونَ
Ulâikellezîne hasirû enfusehum ve dalle anhum mâ kânû yefterûn(yefterûne).
22
لاَ جَرَمَ أَنَّهُمْ فِي الآخِرَةِ هُمُ الأَخْسَرُونَ
Lâ cereme ennehum fîl âhırati humul ahserûn(ahserûne).
23
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ وَأَخْبَتُواْ إِلَى رَبِّهِمْ أُوْلَئِكَ أَصْحَابُ الجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve ahbetû ilâ rabbihim ulâike ashâbul cenneti, hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).
24
مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالأَعْمَى وَالأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلاً أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ
Meselul ferîkayni kel a’mâ vel esammi vel basîri ves semîı, hel yesteviyâni meselâ(meselen) e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
25
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَى قَوْمِهِ إِنِّي لَكُمْ نَذِيرٌ مُّبِينٌ
Ve lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî innî lekum nezîrun mubîn(mubînun).
HÜD SÜRESİ AYET 21
İŞTE bunlar kendilerine yazık eden kimselerdir o uydurdukları tanrılar kendilerini bırakıp gitmişlerdi
22
şüpeh yok ki bunlar ahiretten en çok hüsrana ugrayacak olanlardır
23
iman edip salih amel işleyenler edeple rablerine boyun egenler var ya işte onlar cennetliktirler onlar oradaebedi kalıcıdırlar
24
bu gibi gurubun hali kör ve sagır ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer hiç bunların durumları bir olur mu artık düşünmez misiniz
25
yemin olsun ki nuh u kendi halkına gönderdik (onlar şöyle dedi ) haberiniz olsun ben size azabın nedenlerini ve kurtuluş yolunu açıklayan bir uyarıcıyım