Ayse-i Siddiyka (ra) Kimdir Hayatı
Ayse-i Siddiyka (ra) kimdir hayatı
Hz.Ebubekir (r.a.)'ın kızı. 612 yılında Mekke'de doğdu
Annesi Ümmü Ruman binti Amir Ibn Umeyr'dir. Çok küçük yaşta müslüman olmuştur.
Künyesi Ümm-i Abdullah dır. Resulullah ona "Hümeyra" lakabını vermiş;
Nikahı
Resulullah, ilk zevceleri Hatcetü'l Kübra hayatta iken başka bir kadınla evlenmemişti. Ölümünden sonra bir müddet daha evlenmedi. Osman İbn Maz'un hanımı Hz. Hule binti Hakim, Resulullah'a gelerek evlenme konusunu dile getirdi. Resulullah kiminle evleneyim diye sorduğu zaman, Hule:
-Kız da vardır dul kadın da vardır, hangisinmi istersiniz? Dul kadın Sude bint-i Zema, kız ise Ebubekir'in kızı Ayşe. Emr ederseniz ben gidip bir ağız yoklayayım.
Hule Zatı Risaletpenahilerinin gönlünün isteğini öğrendikten sonra Hz.ebubekir'in evine geldi ve meseleyi kendisine anlattı. O zaman Hz.Ebubekir (r.a.) Resulullah ile din kardeşi olarak sözleşmişti. Cahiliye devrinde söz kardeşlerinin çocukları arasında nikah caiz değildi. Bu yüzden Hz.Hule'nin sözüne Hz.Ebubekir (r.a.) hayretle:
-Resulullah benim söz kardeşimdir, bu nasıl olur? der.
Hule meseleyi Resulullah'a aktardığında ALLAH Resulü buyururlar:
-Ebu Bekir benim din kardeşimdir, bu şekilde kardeşler arasında nikah caizdir.
Hz.Ayşe'nin Resulullah'a nikahlanması 620 yılında oldu. Nikahın kıyılmasından iki yıl geçtikten sonra zifaf olmuştur.
Nikahını Hz.Ayşe anlatıyor:
"Ben nikah olacağım zaman çocuklarla oynuyordum. Annem benim evden dışarı çıkmama bir şey demezdi. o zamana kadar benim nikahdan haberim yokdu."
Hicret ve Resulullah'ın Evine Gidişleri
Resulullah Medineyi Münevvereye vardıktan sonra Zeyd İbni Harise ve kölesi Ebu Rafi'i ile aile efradını getirtmek için görevlendirdi. Bunlara iki deve ve ihtiyaçlarını tedarik etmek için 500 dirhemde para verdiler. Bir hayli sıkıntıdan sonra Hz.Ayşe (r.a.) annesi ve kızkardeşleriyle birlikte Medine'ye vardı ve Benu Haris mahallesinde kendi akrabalarının ve yakınlarının yanına yerleşti.
Medine havası muhacirlere yaramamış, bir çoğu hastalanmıştı. Hz.Ebubekir (r.a.) de ağır hastalanmış ve ona Hz.Ayşe bakmıştı. İyileşmesinin ardından Ayşe rahatsızlanmış ve yatağa düşmüş, hastalığının şiddetinden saçlarının tamamı dökülmüştü. Bir müddet sonra bu hastalıklar atlatılmıştı. Hz.Ebubekir Resulullah'a haber göndererek "Ayşe'yi niçin eve almadığını" sorar. Resulullah "Mehriyeyi ödemek için paraları olmadığını" bildirirler. Bunun üzerine Hz.Ebubekir ödünç olarak 500 dirhem ona verir. Zatı Saadetleri de bu parayı Hz.Ayşe'ye gönderir.
Bu şekilde Hz.Ayşe (r.a.) koca evine gitme hazırlığı başlar. 623 yılında Şevval ayında Resulullah'ın evine gelir.
Hz.Aişe, Medine'de Peygamberimizin muharebelerine katıldı ve diğer sahabe hanımları gibi harpte yaralıların tedavisiyle bizzat uğraştı. Uhud gazasında sırtında su ve yiyecek taşıyıp yardım için Peygamber Efendimizin herp yanında kalmıştı. Hatta, peygamberimizin Uhud'da müşrüiklerin taşlarıyla yaralanan mübarek yüzlerine, hasır yakıp, külünü basarak kanlarının durmasını sağlamıştı. Hz.Aişe bir ara Uhud'da kılıçla cepheye gitmek istemişse de, Resulullah buna müsaade etmemiştir.
İftira
Ifk hadisesi, Hz.Ayşeyi iftira ve töhmet altında bırakan hadisedir. 14-15 yaşlarında iken Müreysi gazasından dönerken, tabi ihtiyacını karşılamak için konaklama yerinden biraz uzağa gider, dönüşü esnasında kız kardeşi Hz.Esma'nın emanet vermiş olduğu gerdanlığı düşürdüğünü farkedince, nasılsa kafilenin hareketinden önce geri dönerim düşüncesiyle biraz da tecrübesizlikle, kimseye haber vermeden, gerdanlığı aramaya koyulur. Arama esnasında gecikmesi, kimseninde onun yokluğundan haber olmaması nedeniyle kervanı kaçırır. Yapacak tek şey konak yerinde oturup beklemek diyerek oturur ve bekler. geriden gelen sahabilerden Safvan Ibn-i Muattal sabaha karşı onu bulur, devesine alır ve öğleye doğru kafileye yetişirler.
Gazaya yalnızca ganimet için katılan münafıklar bu Hz.Aişe'nin gecikmesini ve Safvan ile gelişini kötü sözlerle ve çirkin bir şekilde yorumladılar. olda bu dedikodulara bazı müslümanlarda karışınca Hz.Aişe r.a. çok üzüldü. Medine'ye gelince hastalandı, yatağa düştü. Resulullah'dan izin isteyerek babasının evine gitti. Bu arada Resulullah durumu araştırdı, gerek hanımları gerek yakını sahabiler Hz.Aişe'nin temiz ve suçsuz olduğunu söylediler. "Peygamberini fenalıklardan koruyan Cenab-ı Hak, size böyle bir şeyi reva görmez, sabreyleyin" dediler.
Aradan bir ay gibi uzun bir zaman geçinceye kadar danışmalarını sabırla sürdüren Resulullah, sonunda Hz.Ebubekirin evine uğrar. Hz.aişe'yi, anne, babası ve sahabeden bir hanımla ağlar bulur, Resulullah buyurur:
- Ya Aişe, senin için bana şöyle şöyle söylediler. Eğer , sen dedikleri gibi değilsen; ALLAH'u Teala yakında senin doğruluğunu tasdik eder. Eğer bir günah işlediysen, tövbe ve istiğfar eyle. ALLAH'u Teala, günahına tövbe edenlerin tövbesini kabul eder.
Hz.Ebubekir ve eşi:
- Ya Resulullah, böyle söylenti ve dedikodulara sadece şaşıyoruz.
Hz.Aişe r.a. :
- ALLAH'u Teala'ya yemin ederim ki, kulağınıza gelen lafların hepsi yalandır, iftiradır. ALLAH biliyor ki, benim bir şeyden haberim yoktur. Yapmadığım bir şeye evet dediğimde kendime iftira etmiş olurum. Sabretmek iyidir. Onlareın söylediği şeyler için ALLAH'u Teala'dan yardım bekliyorum, dedi ve bekledi.
Bu arada Resulullah'ın yüzünde vahiy alametleri belirdi. Hz.Ebubekir başının altına yastık koydular, üzerine çarşaf örttüler ve beklediler. Vahiy tamamlanınca Resulullah terlemiş yüzünü örtünün altından kaldırarak buyurdular:
- Müjdeler olsun sana ey Aişe!, ALLAH'u Teala seni temize çıkardı. Senin pak olduğuna şahit oldu.
Resulullah Nur Suresinden, o an nazil olunan ayeti kerimleri okur.
"Bu ağır iftirayı uyduranlar şüphesiz sizin içinizden bir guruptur. Bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın, aksine o, sizin için bir iyiliktir. Onlardan her bir kişiye, günah olarak ne işlemişse (onun karşılığı ceza) vardır. Onlardan (elebaşlık yapıp) bu günahın büyüklüğünü yüklenen kimse için de çok büyük bir azap vardır. Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: "Bu, apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi? Onların (iftiracıların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahitler getiremediler, öyle ise onlar ALLAH nezdinde yalancıların ta kendisidirler. Eğer dünyada ve ahirette ALLAH'ın lütuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap isabet ederdi. Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, ALLAH katında çok büyük (bir suç) tur.Onu duyduğunuzda: "Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Hâşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır" demeli değil miydiniz? Eğer inanmış insanlarsanız, ALLAH, bir daha buna benzer tutumu tekrarlamaktan sizi sakındırıp uyarır. Ve ALLAH âyetleri size açıklıyor. ALLAH, (işin iç yüzünü) çok iyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir. İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da ahirette de çetin bir ceza vardır. ALLAH bilir, siz bilmezsiniz. Ya sizin üstünüze ALLAH'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, ALLAH çok şefkatli ve merhametli olmasaydı ! " (Nur Suresi 11-20)
Hz.Ebubekir r.a. hemen kalkıp, kızını başını öperek:
-Kalk, Resulullah'a teşekkür et.
Kendisi için ayet ineceğini aklından geçirmeyen Hz.Aişe şaşkınlık içinde:
- Hayır kalkmam baba vALLAHi kalkmam. ALLAH'u Teala'dan başkasına şükretmem. Çünkü RABBİM beni Ayet-i Kerime ile methetti, dedi. Çok sevindi. İftirada bulunanlar ise zamanla hakir ve zelil oldular.
Resulullah'ın Vefatı
Peygamberimiz (s.a.v.) 632 senesinde hastalandı. bu hastalığı onüç gün sürdü. Bu sürenin beş günlük bölümünü diğer hanımlarının yanında sekiz günlük bölümünü ise Hz.Aişe validemizin evinde geçirdi. Haziran ayının beşinde pazartesi günü öğleden önce, mübarek başı, Hz.Aişe validemizin göğsüne yaslanmış olarak vefat etti. Resulullah'ın vefatınmdan sonra Ashab-ı Kiram, Hz.Aişe vaidemize "müminlerin annesi" adını vererek, ona büyük hürmet göstermişlerdir.
Resul-i Ekrem (s.a.s.in Hz.Ayşe'ye muhabbeti fazla idi. Resulullah buyurdu:
"Hak Teala ile benim aramda bulunan meselede -kadınlar arasında eşitliği gözetmek hususunda- imkanı olduğu nisbette dikkat edip adaletten ayrılmadım. Fakat Ayşeye karşı sevgimin fazla olmasına mani olmak kudret ve imkanım dahilinde değildir. Hak Teala bunun için beni afv eylesin.
Son Kırk Yılı
Resulullah'ın vefatından sonra kırk yıla yakın bir müddet daha yaşamış ve pek çok hadis rivayet etmiştir. Hz. Âişe'nin bu son kırk yıllık hayatındaki en önemli olay; Cemel Vak'ası'dır. Hz. Osman'ın karışıklık çıkaran entrikacı asiler tarafından şehid edilmesinden sonra halîfe olan Hz. Ali, katilleri bulmak ve kısas yapmak hususunda günün şartları gereği olarak sabırla hareket etmeyi uygun bulmuştu. Bu yumuşak davranıştan yüz bulan asiler taşkınlıklarını artırarak fenalıklarına devam ettiler.
Durum böyle endişe verici bir hâl alınca Ashâb-ı Kiram'ın büyüklerinden bir kısmı (Talha, Zübeyr...) Mekke'ye giderek o sırada hac için orada bulunan Hz. Âişe'yi ziyaret edip, olaylara el koymasını ve kendilerine yardımcı olmasını istediler. Hz. Âişe de; acele etmemelerini, sabırla bir köşeye çekilip Hz. Ali'ye yardımcı olmalarını tavsiye etti. Ashâb-ı Kirâm'ın büyükleri de Hz. Âişe'nin tavsiyesine uyarak, askerleriyle Irak ve Basra'ya gitmeyi uygun gördüler. Hz. Âişe'ye de: "Ortalık düzelinceye ve halifeye kavuşuncaya kadar bizimle beraber bulun, bize destek ol, çünkü sen müslümanların annesi ve Resulullah'ın muhterem zevcesisin, herkes seni sayar dediler. Hz. Âişe de, müslümanların rahat etmesi ve Ashâb-ı Kirâm'ın korunması için onlarla birlikte Basra'ya hareket etti.
Bu gidişi asiler, Hz. Ali'ye başka türlü anlattılar. Bu arada Hz. Ali'yi de zorlayarak Basra'ya gitmesini sağladılar. Hz. Ali de Basra'ya gelince Hz. Âişe'ye bir haberci yollayarak, olaylar ve yolculuğu hakkındaki düşüncelerini sordu. Hz. Âişe, fitneyi önlemek ve sulhu sağlamak için Basra'ya geldiğini; öncelikle katillerin yakalanmasını istediklerini halife Hz. Ali'ye bildirdi. Bu görüşü Hz. Ali de uygun bularak sevindi. Memnun olan her iki taraf üç gün sonra birleşmeyi kararlaştırdılar.
Bu barış haberini ve memnunluğu işiten münafıklar birleşmeye engel olmak için, gece karanlık basınca, her iki tarafa da ayrı ayrı askerlerle saldırdılar. Taraflara da: "Bakın, karşınızdakiler sözünde durmadı" deyip bu gece baskını ile ortalığı karıştırdılar. Karanlıkta neye uğradıklarını bilemeyen müslümanlar harb etmeye başladılar. Her iki taraf da karşısındakini suçluyordu. İşte bu iki müslüman grup arasında meydana gelen çatışmaya Cemel vak'ası denir.
Bu vak'ada Hz. Aişe'nin ictihadı Hz. Ali'nin ictihadına uymamıştı. Buna rağmen galib olan Hz. Ali, müminlere anneliği Kur'an-ı Kerim ayeti ile sabit olan Hz. Aişe'ye ikram ve izzette bulundu. "Ali'yi sevmek imandandır." hadisini haber veren Hz. Âişe de Hz. Ali'yi çok severdi. Daha sonra Hz. Ali'nin şehâdetine üzüldü ve çok ağladı. Çünkü, sahâbiler birbirlerini çok severlerdi.
Hayatının son devrelerini müctehid olarak bilhassa kadınlara mahsus hallere dair fıkhî hükümlerde fetvalar vererek geçirdi. 676 yılında Medine-i Münevvere'de vefat etti. Cenazesini Ashâbtan Ebû Hureyre (r.a.) kıldırdı. Vasiyyeti üzerine Medine'de el-Bakî' kabristanına defnedildi.
Giyimleri
Kırmızı gömlek ve siyah örtü giymekle beraber, turuncu elbiseyi tercih ederdi. Ehrama girerken altın yüzük taktığı sarı elbise giymiş olduğu görünmüştür. Arada sırada ipek de giyerdi. Çok kanaatkar olduğu için yalnız bir çift ayakkabısı vardı, bunu temizler temizler giyerdi.
Bir fistanı vardı, kıymet itibarı ile 5 dirhem ederdi, fakat bu fistan zamanında o kadar kıymetli idi ki gelinler, düğünlerinde gelir bunu emanet alırlardı.
Elbise hususunda çok titiz idi, bir ara yeğeni Hafza ince bir başörtü ile yanına gelmişti. Hz.Ayşe onun baş örtüsünü tutup buyurdu:
"Sen bilmiyormusun Cenab-ı Hak Sure-i Nur da ne buyurmuştur?" Sonra kendisine kalın bir başörtüsü verdi.
İlmi ve İçtihadları
Hz. Ayşeden baş diğer hatunlarıda Resulullah'ın mubarek ağızlarından bire çok söz duymuşlarsa da, hiç biri bu sözün hakiki ruhuna Hz.Ayşe gibi nüfuz edememişlerdir.
Hz.Ayşe körü körüne taklide muhalifdi.
Kadınlar camiye gidebilir mi? Resulullah kadınların camiyue gelip de, camide namaz kılmalarına müsaade etmiş olduklarından. Hz.Aişe bu işin daimi olarak caiz olduğuna karar vermiştir. Fakat Hz.Aişe kadınların dönem içinde camiye gitmelerinin mahzurlu olabileceğini işaret ederek "Resulullah bu hususu hissetmiş olsalardı, her halde o zaman kadınların camiye gitmelerini men ederdi. Nitekim İsrail oğullarının kadınları men edilmişlerdir" dedi.
İslamda ibadetlere şirk karıştırmaktan men eylemede titiz idi.
Kabenin örtüsü kullanabilinir mi? Kabe'nin anahtarcı başısı olan Şeybe İbn-i Osman bir ara, Kabe'nin örtüsünü kaldırdıktan sonra pis ve kirli ellerle tutulmasın diye:"Toprağa gömelim" diyince. Hz.Ayşe bunun Kabenin örtüsünün zamanla mukaddesleştirileceğinide göz önüne alarak, uygun görmedi ve buyurdu: "Kabe'nin örtüsünü istediğiniz gibi kullanırsınız, isterseniz satar, onun parasını da fakire fukaraya verirsiniz"
İlim elde etmekle kalmamış, bir çok meselede de içtihad etmişti.
9 Aralık 2014 Salı
8 Aralık 2014 Pazartesi
AL -İ İMRAN SÜRESİ : 18. AYETE : ALLAH şu hakikate tanıklık etti başka tanrı yok o var bütün meleklere ilim uluları da adalet ve hakkaniyetle durarak (tanıklık ettiler ) başka tanrı yok ancak ovarher şeye gücü yeten odur yaptığını sağlam yapan ve yaptığında bir hikmet bulunan odur
19: doğrusu ALLAH katında din İSLAM dır o kitap verilenlerin görüş ayrılığına düşmeleri
ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastandır her kimde ALLAH ın ayetlerini inkar ederse şüphe yok ki ALLAH hesabı çabuk görendir
20 : Buna karşı seninle münakaşaya kalkışanlara şöyle de ben yüzümü islam ile tertemiz (olarak ) ALLAH a tuttum bana tabi olanlarda o kitap verilenlerle verilmeyen ümmilere de şöyle de siz islamı kabul ettiniz mi eger tartışmayı keser islama girerlerse doğru yolu tutmuş olurlar yok eger yüz çevirirlerse sana da düşen ancak tebliğdir ALLAH kularını görendir
21: KESİNLİKLE onlar O ALLAH ın ayetlerini tanımayanlar haksızlıkla peygamberleri öldürenler insanlar içinde adalet ve insafı emredenleri öldürenler insanlar içinde adalet ve insafı emredenleri öldürenler var ya bunlara acı veren azabı müjdele
22: İŞTE bunlar dünya ve ahirette amelleri heder olmuş kimselerdir onları kurtaracak da yoktur
19: doğrusu ALLAH katında din İSLAM dır o kitap verilenlerin görüş ayrılığına düşmeleri
ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastandır her kimde ALLAH ın ayetlerini inkar ederse şüphe yok ki ALLAH hesabı çabuk görendir
20 : Buna karşı seninle münakaşaya kalkışanlara şöyle de ben yüzümü islam ile tertemiz (olarak ) ALLAH a tuttum bana tabi olanlarda o kitap verilenlerle verilmeyen ümmilere de şöyle de siz islamı kabul ettiniz mi eger tartışmayı keser islama girerlerse doğru yolu tutmuş olurlar yok eger yüz çevirirlerse sana da düşen ancak tebliğdir ALLAH kularını görendir
21: KESİNLİKLE onlar O ALLAH ın ayetlerini tanımayanlar haksızlıkla peygamberleri öldürenler insanlar içinde adalet ve insafı emredenleri öldürenler insanlar içinde adalet ve insafı emredenleri öldürenler var ya bunlara acı veren azabı müjdele
22: İŞTE bunlar dünya ve ahirette amelleri heder olmuş kimselerdir onları kurtaracak da yoktur
Şifâ binti Abdullah radıyallahu anhâ Mekke’de hicretten önce İslâm’la şereflenen
bir hanım sahâbî!.. Cahiliye döneminde de insanlara hizmet etmeyi seven, akıllı,
zekî ve fazîlet sâhibi bir hanım... Okuyarak bazı hastalıkları tedâvî eden, ağzı
duâlı ve şifaya vesile olan bahtiyar bir hanımefendi...
O, Mekkeli olup, Kureyş kabilesinin Adiy koluna mensuptur. Babası, Abdullah İbni Abdişşems, annesi de Fâtıma binti Vehb b. Amr’dır. İslâm’ın ilk yıllarında Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize biat ederek İslâm’la şereflendi.
O, Ebû Hayseme İbni Huzeyfe ile evlenmişti. Bu evlilikten Süleyman ve Merzuk adında iki oğlu oldu. İlk çocuğuna nisbet edilerek kendisine “Ümmü Süleyman” künyesi verildi.
Şifâ binti Abdullah (r. anhâ) akıllı zeki, bilgili, görgülü bir hanımdı. Araplar arasında yazı yazmanın az olduğu bir sırada Arapça yazı yazardı. Hizmeti de severdi. Firâset sâhibiydi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin evine teşrif ettiğinde oturması ve istirahat etmesi için husûsi bir minder ve yer yatağı hazırlamıştır.
Şifa (r. anhâ) Medine’ye hicret edince, Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz onu oğlu Süleyman ile birlikte Mescid’e yakın bir mahalleye yerleştirdi. Onu sık sık ziyaret ederdi.
İki Cihan Güneşi efendimiz öğle namazından sonra Şifâ (r. anhâ)’nın evine kaylûle için giderdi. O da evine şeref verdiğinde bu minderi ve yer yatağını sererdi. Allah Rasûlüne olan gönlündeki sevgisini bu şekilde görtermeye çalışırdı. Onun aziz hâtırasını hayatı boyunca sakladı. Vefatından sonra bunlar çocuklarına kaldı. Daha sonra bu kıymetli, manevî değere sâhip eşyalar Emevî hükümdarlarından Mervan’a intikal etti.
Şifâ (r. anhâ) ağzı duâlı bahtiyar bir hanımdı. Cahiliye devrinde Siyircik denen, vücutta çıkan kabarcıkların, ateşli ve bulaşıcı bir nevi sivilcelerin iyileşmesi için okurdu. Allah Teâlâ da şifasını verirdi. Onun evi bu gibi hastalığa tutulanların ocağı haline gelmişti. İslâm’la şereflendikten sonra bu iş için Efendimizden izin istemek üzere huzuruna vardı. Hz. Hafsa (r. anhâ) annemizde yanındaydı. Gönlünü tırmalayan bu durumu Efendimize anlattı.
İki Cihan Güneşi efendimiz onun bu hizmete devam etmesine işaret etti ve: – “Yazı yazmayı öğrettiğin gibi bu duâyı Hafsa’ya da öğret!” buyurdu.
Şifâ (r. anhâ) kendisine müsade edilince bu hizmete gönül huzuru içerisinde devam etti. Bu tedavi ile ilgili bilgileri Hz. Hafsa (r. anhâ) annemize de öğretti.
Şifâ (r. anhâ) nezâket sâhibi, hassas yürekli ve müttaki bir hanımdı. Karşılaştığı bir hadiseyi şöyle anlatır: “Bir gün soru sormak için Rasûlullah (s.a)’in yanına gittim. Namaz vakti olduğundan bana özür beyan etti ve namaza başladı. Ben de oradan çıkarak Surah b. Hasene ile evli olan kızımın evine gittim.
Namaz vakti olmasına rağmen Surah evdeydi. Ona hitaben: “Namaz başladı, sen hâlâ evdesin.” dedim ve epeyce şeyler söyledim.
Surah ise:
“Teyzeciğim beni ayıplama! Çünkü benim bir elbisem vardı. Bugün Rasûlullah (s.a) bize gelip ödünç elbise istedi. Hemen onu verdik. Başka elbisemiz olmadığından dışarı çıkamadım.” dedi. Ben de: “Anam babam sana fedâ olsun. Ben senin bu durumunu anlayamadım.” diyerek özür diledim.
Şifâ (r. anhâ) görüşlerinden faydalanılan, bilgili, görgülü ve hürmete lâyık bir hanımdı. Hz. Ömer (r.a) herhangi bir görüş alma konusunda onu başkalarına tercih ederdi. Onun zekî ve fazilet sâhibi bir hanımefendi olduğunu bilirdi. Onun görüşlerinden istifade eder ve pek memnun olurdu.
Şifâ (r. anhâ) birgün yavaş konuşan ve ağır ağır yürüyen riyakâr tavırları olan bir takım kimseler gördü. Onları göstererek:
– “Bunlar kimlerdir?” diye sordu. Kendisine:
– “Bunlar zâhidlerdir.” diye cevap verildi. Bunun üzerine Şifâ (r. anhâ) şöyle mukabelede bulundu:
– “Allah’a yemin olsun ki, Hz. Ömer (r.a), Allah hakkı için bir söz söylediği vakit işittir. Yürüdüğü vakit hızlı yürür, dövdüğü zaman acıtırdı. Bununla birlikte o hakkıyla âbid ve zâhid idi.” dedi.
Şifâ binti Abdullah (r. anhâ)’ın Rasûlullah (s.a) efendimizden birkaç hadis rivayetinde bulunduğu nakledilir. Bir tanesi şudur. Kendisi şöyle rivayet eder:
Birgün Rasûlullah (s.a)’e:
– “Ya Rasûlallah! Hangi amel daha fazîletlidir?” diye sordum.
Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz bana şöyle cevap verdi:
– “Allah’a iman, onun yolunda cihad ve makbul bir hac.” buyurdu.
Allah ondan razı olsun.
Rabbımız cümlemizi Şifâ (r. anhâ)’nın şefâatine nâil eylesin. Amin
O, Mekkeli olup, Kureyş kabilesinin Adiy koluna mensuptur. Babası, Abdullah İbni Abdişşems, annesi de Fâtıma binti Vehb b. Amr’dır. İslâm’ın ilk yıllarında Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimize biat ederek İslâm’la şereflendi.
O, Ebû Hayseme İbni Huzeyfe ile evlenmişti. Bu evlilikten Süleyman ve Merzuk adında iki oğlu oldu. İlk çocuğuna nisbet edilerek kendisine “Ümmü Süleyman” künyesi verildi.
Şifâ binti Abdullah (r. anhâ) akıllı zeki, bilgili, görgülü bir hanımdı. Araplar arasında yazı yazmanın az olduğu bir sırada Arapça yazı yazardı. Hizmeti de severdi. Firâset sâhibiydi.
Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin evine teşrif ettiğinde oturması ve istirahat etmesi için husûsi bir minder ve yer yatağı hazırlamıştır.
Şifa (r. anhâ) Medine’ye hicret edince, Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz onu oğlu Süleyman ile birlikte Mescid’e yakın bir mahalleye yerleştirdi. Onu sık sık ziyaret ederdi.
İki Cihan Güneşi efendimiz öğle namazından sonra Şifâ (r. anhâ)’nın evine kaylûle için giderdi. O da evine şeref verdiğinde bu minderi ve yer yatağını sererdi. Allah Rasûlüne olan gönlündeki sevgisini bu şekilde görtermeye çalışırdı. Onun aziz hâtırasını hayatı boyunca sakladı. Vefatından sonra bunlar çocuklarına kaldı. Daha sonra bu kıymetli, manevî değere sâhip eşyalar Emevî hükümdarlarından Mervan’a intikal etti.
Şifâ (r. anhâ) ağzı duâlı bahtiyar bir hanımdı. Cahiliye devrinde Siyircik denen, vücutta çıkan kabarcıkların, ateşli ve bulaşıcı bir nevi sivilcelerin iyileşmesi için okurdu. Allah Teâlâ da şifasını verirdi. Onun evi bu gibi hastalığa tutulanların ocağı haline gelmişti. İslâm’la şereflendikten sonra bu iş için Efendimizden izin istemek üzere huzuruna vardı. Hz. Hafsa (r. anhâ) annemizde yanındaydı. Gönlünü tırmalayan bu durumu Efendimize anlattı.
İki Cihan Güneşi efendimiz onun bu hizmete devam etmesine işaret etti ve: – “Yazı yazmayı öğrettiğin gibi bu duâyı Hafsa’ya da öğret!” buyurdu.
Şifâ (r. anhâ) kendisine müsade edilince bu hizmete gönül huzuru içerisinde devam etti. Bu tedavi ile ilgili bilgileri Hz. Hafsa (r. anhâ) annemize de öğretti.
Şifâ (r. anhâ) nezâket sâhibi, hassas yürekli ve müttaki bir hanımdı. Karşılaştığı bir hadiseyi şöyle anlatır: “Bir gün soru sormak için Rasûlullah (s.a)’in yanına gittim. Namaz vakti olduğundan bana özür beyan etti ve namaza başladı. Ben de oradan çıkarak Surah b. Hasene ile evli olan kızımın evine gittim.
Namaz vakti olmasına rağmen Surah evdeydi. Ona hitaben: “Namaz başladı, sen hâlâ evdesin.” dedim ve epeyce şeyler söyledim.
Surah ise:
“Teyzeciğim beni ayıplama! Çünkü benim bir elbisem vardı. Bugün Rasûlullah (s.a) bize gelip ödünç elbise istedi. Hemen onu verdik. Başka elbisemiz olmadığından dışarı çıkamadım.” dedi. Ben de: “Anam babam sana fedâ olsun. Ben senin bu durumunu anlayamadım.” diyerek özür diledim.
Şifâ (r. anhâ) görüşlerinden faydalanılan, bilgili, görgülü ve hürmete lâyık bir hanımdı. Hz. Ömer (r.a) herhangi bir görüş alma konusunda onu başkalarına tercih ederdi. Onun zekî ve fazilet sâhibi bir hanımefendi olduğunu bilirdi. Onun görüşlerinden istifade eder ve pek memnun olurdu.
Şifâ (r. anhâ) birgün yavaş konuşan ve ağır ağır yürüyen riyakâr tavırları olan bir takım kimseler gördü. Onları göstererek:
– “Bunlar kimlerdir?” diye sordu. Kendisine:
– “Bunlar zâhidlerdir.” diye cevap verildi. Bunun üzerine Şifâ (r. anhâ) şöyle mukabelede bulundu:
– “Allah’a yemin olsun ki, Hz. Ömer (r.a), Allah hakkı için bir söz söylediği vakit işittir. Yürüdüğü vakit hızlı yürür, dövdüğü zaman acıtırdı. Bununla birlikte o hakkıyla âbid ve zâhid idi.” dedi.
Şifâ binti Abdullah (r. anhâ)’ın Rasûlullah (s.a) efendimizden birkaç hadis rivayetinde bulunduğu nakledilir. Bir tanesi şudur. Kendisi şöyle rivayet eder:
Birgün Rasûlullah (s.a)’e:
– “Ya Rasûlallah! Hangi amel daha fazîletlidir?” diye sordum.
Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz bana şöyle cevap verdi:
– “Allah’a iman, onun yolunda cihad ve makbul bir hac.” buyurdu.
Allah ondan razı olsun.
Rabbımız cümlemizi Şifâ (r. anhâ)’nın şefâatine nâil eylesin. Amin
Şeyma Binti Hâris
Şeyma binti Hâris radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin süt kızkardeşi!.. Çocukluk yıllarında annesi Halîme hatun ile Efendimize hizmet etmiş bir bahtiyar hanımefendi!..
Süt kardeşi Efendimizi çok seven, yanından ayırmayan bir mübarek abla!..
O, Mekke civarında oturan Hevâzin kabilesinin Benî Sa’d bin Bekir koluna mensuptur. Asıl adı Huzâfe’dir. Şeyma lakabıdır. “Benli” manasına gelen Şeyma adı ile meşhur olmuştur. Babasının adı Hâris bin Abdiluzzâ’dır. Annesi de sevgili peygamberimize süt anne olma şereffne eren bahtiyar hanım Halime es-Sa’diye hatundur.
Benî Sa’d kabilesi temiz, havadar, suyu bol yerlerde yaşardı. Arap dilini en güzel konuşan kabilelerden biriydi. Cömertlikleriyle meşhurdu.
Şeyma yaş itibariyle Efendimiz’den büyüktü. Çocukluk yıllarında birlikte bulunurken süt kardeşi Muhammed’e çok hizmet etmiştir. Alemlerin Fahri Ebedîsi olacak bu çocuğa yemek yedirir, sevgi ve şefkatle onu kucaklar, birlikte elinden tutar gezdirirdi.
Süt kardeşler olarak Abdullah İbni Hâris, Uneys binti Hâris ve Şeyma vardı. Üçü de Muhammed’i çok severlerdi. Zira bu mübârek çocuğun âilelerine, yurtlarına katılmasıyla evlerine bereket gelmişti. Koyunları çoğalmış, hayvanlarının sütleri bollaşmıştı. Bu sebebten bütün âile efradı anne-baba ve kardeşler olarak hepsi bu varlık nûru çocuğun üzerine titriyorlardı. Ona öz evlâd ve öz kardeş gibi bakıyorlardı.
Birgün varlık nûru Efendimiz’i sahraya çıkarmışlardı, öğlen sıcağına kadar dönmemişlerdi. Halime hatun çocuğun güneş altında kalıp rahatsız olmasından korktu. Merakla evden dışarı çıktı. Etrafa bakındı, kimseyi göremedi. Bir hayli heyecanlanmıştı. Az sonra Şeyma koşarak geldi. Annesi yanında kardeşini göremeyince telaşlandı. Şeyma’ya:
- “Kızım! Göz bebeğim Muhammed nerede?” dedi. O da:
- “Az ileride anneciğim.” dedi. Halime hatun:
- “Aman yavrum! O yavrucak bu sıcakta dışarıda nasıl duruyor?” dedi. Şeyma gayret rahattı. Çocuk saŞyeti içinde:
- “Anneciğim! Kardeşime güneş vurmuyor ki...” dedi. Halime hatun daha çok meraklandı ve:
- “Peki! Bu güneşte nerde oynuyor?” dedi. Şeyma yine sâkin bir şekilde:
- “Anneciğim! Kardeşimin başının üstünde bir bulut kendisini takip ediyor. Nereye gitsek nerde oynasak bulut üstümüzde bize gölge yapıyor. Duruyoruz duruyor, yürüyoruz yürüyor.” dedi.
Halime hatun Şeyma’nın bu görülmedik, duyulmadık cevabı karşısında hayretler içerisinde kaldı ve: “Bu nasıl oluyor?” dedi.
Bir türlü aklı hafsalası almıyordu. Şimdiye kadar böylesine olağan üstü bir hal ile karşılaşmamıştı. Bunun bir mucize olduğunu nereden bilecekti. Emzirdiği çocuğun istikbalde insanlığın kurtarıcısı olacağını nasıl anlayacaktı. O nur topu yavruyu Allah Teâlâ kendine seçmişti. Kendisi ile kulları arasında elçi olacaktı. Onu her türlü şartlarda koruyacaktı. Onu büyük geleceğe hazırlamaktaydı. O, son Peygamber olarak son din İslâm’ı yayacaktı. İnsanlığı vahşetten, cehaletten kurtaracak karanlıklardan, nura çıkaracaktı.
Halime hatun ve kızı Şeyma bu hadiselerden sonra varlık nûru Efendimiz’e daha titiz davranmaya başlamışlar ve onu daha yakın takibe almışlardı. Onu gözleri gibi koruyorlardı. Ona bir emanet olarak bakıyor, her türlü hizmetinde üzerine titriyorlardı.
Onunla görülmedik, duyulmadık hadiselere şâhid olmuşlardı. Umulmadık bereketlere kavuşmuşlardı. Bu sebepten süt kardeşler onu hiç yalnız bırakmıyorlardı.
Bir gün yine onunla beraber sahrada koyunların yanında iken süt kardeş Abdullah ağlayarak eve geldi. Annesi Halime hatuna: “Çabuk koşun! Kardeşime bir şeyler oldu.” dedi. Merak içerisinde kendini dışarıya atan Halime hatun oğluna: “Ne oldu? Durma söyle!” dedi. Abdullah hıçkırıklar arasında:
“Koyunların yanında oynuyorduk. Birden bire gökten beyaz kıyafetli üç kişi indi. Kardeşimizi aramızdan alıp tepeye çıkardılar. Sırtüstü yatırıp karnını yardılar.” dedi.
Annesi merakla: “Öldü mü, yaşıyor mu?” dedi.
Abdullah göz yaşları içerisinde: “Bilmiyorum.” diye cevap verdi.
Halime hatun büyük bir heyecanla ve telaş içinde tepeye doğru koşmaya başladı. Yakınlaşınca nur topu yavrucağı sağ olarak gördü. Yüksek bir yere oturmuş göğe doğru bakıyordu. Yanına yaklaştı ve alnından, yüzünden, gözünden öptü.
“Ne oldu oğlum! Seni kim buralara getirdi” diyerek alıp eve götürdü.
Bu tür hadiseler bir kaç defa tekrar edince Halime hatun ve kocası Hâris emaneti yerine ulaştırmaya karar verdi. Öz anne Amine hatuna teslim etmek üzere varlık nurunu Mekke’ye getirdiler.
Süt kardeşler birbirlerini çok sevmişlerdi. Çok güzel geçinmişlerdi. Şeyma abla süt kardeşi Muhammed’e karşı duyduğu ve gönlünde beslediği sevgiyi şu mısralarla dile getirmişti:
“Ey Rabbımız! Kardeşim Muhammed’i bizde bırak
Sonra onu itaat edilen bir efendi olarak,
Düşmanların yüzüstü geldiklerini göreyim.
Ona ebediyyen devam eden bir şeref ve izzet ver.”
Bir başka beytinde de:
“Bu benim öyle bir kardeşimdir ki,
Onu annem dünyaya getirmemiştir.
Babamın, amcamın soyundan da değildir.
Ama ona canım fedâ dır.”
Yıllar çabuk geçmekteydi. Varlık nûru büyümüştü. Mekke’nin en güvenilir insanı olmuştu. Ona “Muhammedül-Emîn” denmişti. Asâlet ve zenginliğiyle Mekke’de ün salmış bir hanım olan Hz. Hatice annemizle evlenmişti. Kırk yaşına girdiğinde Allah Teâlâ onu kendisine elçi seçip son peygamber olarak göndermişti. İman mücâdelesi ile geçen Mekke devrinden sonra Medine’ye hicret etmiş, orayı vatan tutup İslâm’ı çevre ülkelere yaymaya başlamıştı.
Sekizinci hicrî yılda doğup büyüdüğü şehir Mekke’yi fethetmiş bütün halkını affetmişti. Sonra Huneyn Gazvesine çıkmıştı.
Bu gazve Hevazin kabilesi ile müslümanlar arasında geçti. Çetin çarpışmalar oldu. Bir çok mal, eşya ganimet olarak alındı. Çok sayıda insan esir olarak getirildi. Efendimizin süt kardeşi Şeyma’da bu esirler arasındaydı.
Şeyma esirler arasında götürülürken kendisine sert davrananlara: “Biliniz ki, vallahi ben sizin efendinizin süt kardeşiyim.” diyerek havayı yumuşatmak istiyordu. Fakat etrafındakileri inandıramamıştı. Zira aradan çok uzun yıllar geçmişti. Onu esirler arasından ayırıp Efendimize götürdüler.
O, İki Cihan Güneşi Efendimizin huzuruna vardığında:
- “Yâ Rasûlallah! Ben senin süt kardeşinim.” dedi. Efendimiz ona:
- “Buna alâmet ve işâret nedir?” dedi. Şeyma kolunu açtı ve:
- “Yâ Rasûlallah! Sen küçük iken beni ısırmıştın! İşte izi.” dedi.
Şeyma o günün hâtıralarını bir bir anlatmaya başladı:
- “Sirer vâdisinde, âilemizin koyunlarını otlatıyorduk. O zaman benim babam senin de süt babandı. Annem de süt annendi. Seni memeden ben ayırmıştım. Hatırladın mı şimdi yâ Rasûlallah!” dedi.
Sevgili Peygamberimiz ısırık izini görünce hatırladı. Şeyma kardeşini tanıdı ve ridasını yere serip üzerine oturttu. Ona sevgi ve şefkatini gösterdi.
Aradan uzun yıllar geçmişti. Çocukluk hatıraları gözünün önüne geldi. Bu manzara karşısında duygulandı ve gözleri doldu. Şeyma kardeşine hürmet etti. Hemen süt anne ve süt babasını sordu. Onların daha önce öldüğünü söyleyince Efendimiz hüzünlendi. Şefkat ve Rahmet Peygamberi Efendimiz onu memnun edebilmek için elinden gelen gayreti gösterdi. Süt hemşiresi Şeyma’ya:
“İstersen itibarlı ve sevilen birisi olarak burada kal, her türlü hizmetini göreyim. Eğer kabîlene dönmek istersen seni göndereyim.” dedi.
Şeyma kabîlesine dönmek arzusunu belirtti. Peşinden İslâm dinini kabul edip, kelime-i şehadet getirerek müslümanlığını ilân etti.
Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz süt kardeşi Şeyma radıyallahu anhâ’ya bir erkek bir kadın köle verdi. Bir çok eşya ile birlikte deve ve davar cinsinden hayvanlar hediye ederek kabilesine gönderdi.
Allah ondan razı olsun. Rabbimiz şefaatlerine nâil eylesin. Amin
Şeyma binti Hâris radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin süt kızkardeşi!.. Çocukluk yıllarında annesi Halîme hatun ile Efendimize hizmet etmiş bir bahtiyar hanımefendi!..
Süt kardeşi Efendimizi çok seven, yanından ayırmayan bir mübarek abla!..
O, Mekke civarında oturan Hevâzin kabilesinin Benî Sa’d bin Bekir koluna mensuptur. Asıl adı Huzâfe’dir. Şeyma lakabıdır. “Benli” manasına gelen Şeyma adı ile meşhur olmuştur. Babasının adı Hâris bin Abdiluzzâ’dır. Annesi de sevgili peygamberimize süt anne olma şereffne eren bahtiyar hanım Halime es-Sa’diye hatundur.
Benî Sa’d kabilesi temiz, havadar, suyu bol yerlerde yaşardı. Arap dilini en güzel konuşan kabilelerden biriydi. Cömertlikleriyle meşhurdu.
Şeyma yaş itibariyle Efendimiz’den büyüktü. Çocukluk yıllarında birlikte bulunurken süt kardeşi Muhammed’e çok hizmet etmiştir. Alemlerin Fahri Ebedîsi olacak bu çocuğa yemek yedirir, sevgi ve şefkatle onu kucaklar, birlikte elinden tutar gezdirirdi.
Süt kardeşler olarak Abdullah İbni Hâris, Uneys binti Hâris ve Şeyma vardı. Üçü de Muhammed’i çok severlerdi. Zira bu mübârek çocuğun âilelerine, yurtlarına katılmasıyla evlerine bereket gelmişti. Koyunları çoğalmış, hayvanlarının sütleri bollaşmıştı. Bu sebebten bütün âile efradı anne-baba ve kardeşler olarak hepsi bu varlık nûru çocuğun üzerine titriyorlardı. Ona öz evlâd ve öz kardeş gibi bakıyorlardı.
Birgün varlık nûru Efendimiz’i sahraya çıkarmışlardı, öğlen sıcağına kadar dönmemişlerdi. Halime hatun çocuğun güneş altında kalıp rahatsız olmasından korktu. Merakla evden dışarı çıktı. Etrafa bakındı, kimseyi göremedi. Bir hayli heyecanlanmıştı. Az sonra Şeyma koşarak geldi. Annesi yanında kardeşini göremeyince telaşlandı. Şeyma’ya:
- “Kızım! Göz bebeğim Muhammed nerede?” dedi. O da:
- “Az ileride anneciğim.” dedi. Halime hatun:
- “Aman yavrum! O yavrucak bu sıcakta dışarıda nasıl duruyor?” dedi. Şeyma gayret rahattı. Çocuk saŞyeti içinde:
- “Anneciğim! Kardeşime güneş vurmuyor ki...” dedi. Halime hatun daha çok meraklandı ve:
- “Peki! Bu güneşte nerde oynuyor?” dedi. Şeyma yine sâkin bir şekilde:
- “Anneciğim! Kardeşimin başının üstünde bir bulut kendisini takip ediyor. Nereye gitsek nerde oynasak bulut üstümüzde bize gölge yapıyor. Duruyoruz duruyor, yürüyoruz yürüyor.” dedi.
Halime hatun Şeyma’nın bu görülmedik, duyulmadık cevabı karşısında hayretler içerisinde kaldı ve: “Bu nasıl oluyor?” dedi.
Bir türlü aklı hafsalası almıyordu. Şimdiye kadar böylesine olağan üstü bir hal ile karşılaşmamıştı. Bunun bir mucize olduğunu nereden bilecekti. Emzirdiği çocuğun istikbalde insanlığın kurtarıcısı olacağını nasıl anlayacaktı. O nur topu yavruyu Allah Teâlâ kendine seçmişti. Kendisi ile kulları arasında elçi olacaktı. Onu her türlü şartlarda koruyacaktı. Onu büyük geleceğe hazırlamaktaydı. O, son Peygamber olarak son din İslâm’ı yayacaktı. İnsanlığı vahşetten, cehaletten kurtaracak karanlıklardan, nura çıkaracaktı.
Halime hatun ve kızı Şeyma bu hadiselerden sonra varlık nûru Efendimiz’e daha titiz davranmaya başlamışlar ve onu daha yakın takibe almışlardı. Onu gözleri gibi koruyorlardı. Ona bir emanet olarak bakıyor, her türlü hizmetinde üzerine titriyorlardı.
Onunla görülmedik, duyulmadık hadiselere şâhid olmuşlardı. Umulmadık bereketlere kavuşmuşlardı. Bu sebepten süt kardeşler onu hiç yalnız bırakmıyorlardı.
Bir gün yine onunla beraber sahrada koyunların yanında iken süt kardeş Abdullah ağlayarak eve geldi. Annesi Halime hatuna: “Çabuk koşun! Kardeşime bir şeyler oldu.” dedi. Merak içerisinde kendini dışarıya atan Halime hatun oğluna: “Ne oldu? Durma söyle!” dedi. Abdullah hıçkırıklar arasında:
“Koyunların yanında oynuyorduk. Birden bire gökten beyaz kıyafetli üç kişi indi. Kardeşimizi aramızdan alıp tepeye çıkardılar. Sırtüstü yatırıp karnını yardılar.” dedi.
Annesi merakla: “Öldü mü, yaşıyor mu?” dedi.
Abdullah göz yaşları içerisinde: “Bilmiyorum.” diye cevap verdi.
Halime hatun büyük bir heyecanla ve telaş içinde tepeye doğru koşmaya başladı. Yakınlaşınca nur topu yavrucağı sağ olarak gördü. Yüksek bir yere oturmuş göğe doğru bakıyordu. Yanına yaklaştı ve alnından, yüzünden, gözünden öptü.
“Ne oldu oğlum! Seni kim buralara getirdi” diyerek alıp eve götürdü.
Bu tür hadiseler bir kaç defa tekrar edince Halime hatun ve kocası Hâris emaneti yerine ulaştırmaya karar verdi. Öz anne Amine hatuna teslim etmek üzere varlık nurunu Mekke’ye getirdiler.
Süt kardeşler birbirlerini çok sevmişlerdi. Çok güzel geçinmişlerdi. Şeyma abla süt kardeşi Muhammed’e karşı duyduğu ve gönlünde beslediği sevgiyi şu mısralarla dile getirmişti:
“Ey Rabbımız! Kardeşim Muhammed’i bizde bırak
Sonra onu itaat edilen bir efendi olarak,
Düşmanların yüzüstü geldiklerini göreyim.
Ona ebediyyen devam eden bir şeref ve izzet ver.”
Bir başka beytinde de:
“Bu benim öyle bir kardeşimdir ki,
Onu annem dünyaya getirmemiştir.
Babamın, amcamın soyundan da değildir.
Ama ona canım fedâ dır.”
Yıllar çabuk geçmekteydi. Varlık nûru büyümüştü. Mekke’nin en güvenilir insanı olmuştu. Ona “Muhammedül-Emîn” denmişti. Asâlet ve zenginliğiyle Mekke’de ün salmış bir hanım olan Hz. Hatice annemizle evlenmişti. Kırk yaşına girdiğinde Allah Teâlâ onu kendisine elçi seçip son peygamber olarak göndermişti. İman mücâdelesi ile geçen Mekke devrinden sonra Medine’ye hicret etmiş, orayı vatan tutup İslâm’ı çevre ülkelere yaymaya başlamıştı.
Sekizinci hicrî yılda doğup büyüdüğü şehir Mekke’yi fethetmiş bütün halkını affetmişti. Sonra Huneyn Gazvesine çıkmıştı.
Bu gazve Hevazin kabilesi ile müslümanlar arasında geçti. Çetin çarpışmalar oldu. Bir çok mal, eşya ganimet olarak alındı. Çok sayıda insan esir olarak getirildi. Efendimizin süt kardeşi Şeyma’da bu esirler arasındaydı.
Şeyma esirler arasında götürülürken kendisine sert davrananlara: “Biliniz ki, vallahi ben sizin efendinizin süt kardeşiyim.” diyerek havayı yumuşatmak istiyordu. Fakat etrafındakileri inandıramamıştı. Zira aradan çok uzun yıllar geçmişti. Onu esirler arasından ayırıp Efendimize götürdüler.
O, İki Cihan Güneşi Efendimizin huzuruna vardığında:
- “Yâ Rasûlallah! Ben senin süt kardeşinim.” dedi. Efendimiz ona:
- “Buna alâmet ve işâret nedir?” dedi. Şeyma kolunu açtı ve:
- “Yâ Rasûlallah! Sen küçük iken beni ısırmıştın! İşte izi.” dedi.
Şeyma o günün hâtıralarını bir bir anlatmaya başladı:
- “Sirer vâdisinde, âilemizin koyunlarını otlatıyorduk. O zaman benim babam senin de süt babandı. Annem de süt annendi. Seni memeden ben ayırmıştım. Hatırladın mı şimdi yâ Rasûlallah!” dedi.
Sevgili Peygamberimiz ısırık izini görünce hatırladı. Şeyma kardeşini tanıdı ve ridasını yere serip üzerine oturttu. Ona sevgi ve şefkatini gösterdi.
Aradan uzun yıllar geçmişti. Çocukluk hatıraları gözünün önüne geldi. Bu manzara karşısında duygulandı ve gözleri doldu. Şeyma kardeşine hürmet etti. Hemen süt anne ve süt babasını sordu. Onların daha önce öldüğünü söyleyince Efendimiz hüzünlendi. Şefkat ve Rahmet Peygamberi Efendimiz onu memnun edebilmek için elinden gelen gayreti gösterdi. Süt hemşiresi Şeyma’ya:
“İstersen itibarlı ve sevilen birisi olarak burada kal, her türlü hizmetini göreyim. Eğer kabîlene dönmek istersen seni göndereyim.” dedi.
Şeyma kabîlesine dönmek arzusunu belirtti. Peşinden İslâm dinini kabul edip, kelime-i şehadet getirerek müslümanlığını ilân etti.
Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz süt kardeşi Şeyma radıyallahu anhâ’ya bir erkek bir kadın köle verdi. Bir çok eşya ile birlikte deve ve davar cinsinden hayvanlar hediye ederek kabilesine gönderdi.
Allah ondan razı olsun. Rabbimiz şefaatlerine nâil eylesin. Amin
Sümeyra binti Kays
Sümeyra binti Kays radıyallahu anha Uhud’da gösterdiği örnek davranışıyla unutulmayan bir hanım sahabi!... “O sağ olduktan sonra her musibet hiç gelir bana” diyebilen bir iman eri!... Uhud günü Allah rasûlünü dünya gözüyle görebilmek için çırpınan ve bir an önce ona sağ olarak kavuşabilmek hasretiyle yanan bahtiyar bir hanım!...
O, Dinaroğulları kabilesine mensuptur. Hakkında fazla bilgi bulunmamakla birlikte onun tek bir hareketi bile bizlere ne kadar engin bir iman ve heyecan vermektedir. Gönlümüzdeki muhabbet ufkumuzu yüceltmekte ve kendimize şöyle sorular yöneltmek fırsatını vermektedir.
Bir mü’minde Rasûlullah sevgisi nasıl olmalıdır? Gönüllere yerleşen Rasûlullah sevgisi nasıl gösterilmelidir? Peygamber sevgisinin kalbde çoğalması neyin işareti sayılmalıdır?
Sümeyra Hatun’un Uhud günü gösterdiği örnek davranış, gönüllerde oluşan bu suallere bir bir cevap vermektedir. Onun bir hanım olarak ortaya koyduğu sabır, metanet ve muhabbet kıyamete kadar gelecek müminlere bir meş’ale olacaktır. Kendi şehitlerinin acılarına aldırış etmeden ısrarla Rasûlullah efendimizi araması, sorması peygamber sevgisine dair en güzel örnek olarak zikredilecektir. Onun ibret dersleri veren bu güzel davranışı şöyle nakledilmektedir.
Sümeyra Hatun Uhud Savaşında müslümanların mağlubiyet haberini alınca çok üzülmüştü. Babası, kocası, kardeşi ve iki oğlu da savaşa katılmıştı. Acaba durumları ne olmuştu? Resul-i Ekrem (s.a) Efendimiz hakkında da bir takım şâyialar duymuştu. Merak içerisinde kalmıştı. Rasûlullah (s.a) Efendimiz hakkında sağlam bilgi alabilmek için hanım sahâbîlerden bir gurub ile Uhud’a koştu.
Sümeyra Hatun savaş meydanına girince babasının, kocasının, kardeşinin ve oğlunun şehid olduğunu öğrendi. Hatta ok ve kılıç darbeleriyle param parça olmuş cesetlerini gördü. Sahâbîler Sümeyra Hatun’a baş sağlığı diliyor, sabır tavsiyesinde bulunuyorlardı. Bu şekilde onu teselli etmeye çalışıyorlardı. O ise metanetini bozmadan, vakur bir şekilde ısrarla Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizi soruyordu. Onun sağlığı, sıhhati hakkında bilgi almak istiyordu. Kendisine sabır dileyen sahâbîlere:
“Rasûlullah ne yapıyor? Nasıldır? “ diye sorular yöneltiyordu.
Ashâb-ı kiram onun acısını paylaşmak istiyor o ise bir an önce Rasûlullah’ı görmek istiyordu.
Sümeyra Hatun’un bu engin muhabbetine hayranlıkla şahid olan ashâb-ı kiram onun suallerine şöyle cevap veriyorlardı:
“Allah’a hamd olsun o iyidir. Senin istediğin gibidir.” Fakat bütün bu gayretler onun kalbindeki ıstırabı bir türlü dindirmiyordu. Bizzat kendisi Sevgili Peygamberimizi dünya gözüyle görmek istiyordu. Gözleri savaş meydanında hep onu arıyordu.
Sümeyra Hatun kendisini teskin etmeye çalışan ashâb-ı kirama adeta yalvarırcasına: “Onun bulunduğu yeri bana bildirin. Onu bana gösterin de ona bir bakayım?” dedi. Sahabiler iki Cihan Güneş Efendimizin bulunduğu tarafı işaret edince Sümeyra Hatun derhal o tarafa yöneldi. Koşarak hızlı bir şekilde oraya gitti. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin sağ olduğunu görünce Rabbimize şükretti ve :
“Anam - babam sana feda olsun Ya Rasûlallah! Sen sağ olduktan sonra her türlü musibet hiç gelir bana.” diyerek gönlündeki derin muhabbet ve hasreti dile getirdi.
“Sen sağ olduktan sonra” sözüyle dünyada her şeyin, her acının, her üzüntünün önemsiz olduğunu bu örnek davranışıyla göstermiş oldu.
İşte onlar Rasûlullahı böyle seviyorlardı. Ashâbı yıldızlaştıran, erişilmez yapan sır da bu değil miydi?
Ne derin muhabbet!... Ne kavi iman!... Ne hasret!... Ne metanet!... Ne sabır!... Ne teslimiyet!... Ne güzel örnek!...
Allahım bizlere de o aşk ve muhabbeti lutfeyle!... İmanımızı kavî, davranışlarımızı güzel eyle!... Allah ve Rasûlullah sevgisini gönlümüzde daima önde tutabilmeyi kolay eyle!... Ashâb-ı kiramın bu tür örnek davranışlarından hisseler alabilmeyi nasib et!... Sümeyra Hatun (r.anha)’nın şefaatlerine cümlemizi nail eyle!... Amin.
Sümeyra binti Kays radıyallahu anha Uhud’da gösterdiği örnek davranışıyla unutulmayan bir hanım sahabi!... “O sağ olduktan sonra her musibet hiç gelir bana” diyebilen bir iman eri!... Uhud günü Allah rasûlünü dünya gözüyle görebilmek için çırpınan ve bir an önce ona sağ olarak kavuşabilmek hasretiyle yanan bahtiyar bir hanım!...
O, Dinaroğulları kabilesine mensuptur. Hakkında fazla bilgi bulunmamakla birlikte onun tek bir hareketi bile bizlere ne kadar engin bir iman ve heyecan vermektedir. Gönlümüzdeki muhabbet ufkumuzu yüceltmekte ve kendimize şöyle sorular yöneltmek fırsatını vermektedir.
Bir mü’minde Rasûlullah sevgisi nasıl olmalıdır? Gönüllere yerleşen Rasûlullah sevgisi nasıl gösterilmelidir? Peygamber sevgisinin kalbde çoğalması neyin işareti sayılmalıdır?
Sümeyra Hatun’un Uhud günü gösterdiği örnek davranış, gönüllerde oluşan bu suallere bir bir cevap vermektedir. Onun bir hanım olarak ortaya koyduğu sabır, metanet ve muhabbet kıyamete kadar gelecek müminlere bir meş’ale olacaktır. Kendi şehitlerinin acılarına aldırış etmeden ısrarla Rasûlullah efendimizi araması, sorması peygamber sevgisine dair en güzel örnek olarak zikredilecektir. Onun ibret dersleri veren bu güzel davranışı şöyle nakledilmektedir.
Sümeyra Hatun Uhud Savaşında müslümanların mağlubiyet haberini alınca çok üzülmüştü. Babası, kocası, kardeşi ve iki oğlu da savaşa katılmıştı. Acaba durumları ne olmuştu? Resul-i Ekrem (s.a) Efendimiz hakkında da bir takım şâyialar duymuştu. Merak içerisinde kalmıştı. Rasûlullah (s.a) Efendimiz hakkında sağlam bilgi alabilmek için hanım sahâbîlerden bir gurub ile Uhud’a koştu.
Sümeyra Hatun savaş meydanına girince babasının, kocasının, kardeşinin ve oğlunun şehid olduğunu öğrendi. Hatta ok ve kılıç darbeleriyle param parça olmuş cesetlerini gördü. Sahâbîler Sümeyra Hatun’a baş sağlığı diliyor, sabır tavsiyesinde bulunuyorlardı. Bu şekilde onu teselli etmeye çalışıyorlardı. O ise metanetini bozmadan, vakur bir şekilde ısrarla Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizi soruyordu. Onun sağlığı, sıhhati hakkında bilgi almak istiyordu. Kendisine sabır dileyen sahâbîlere:
“Rasûlullah ne yapıyor? Nasıldır? “ diye sorular yöneltiyordu.
Ashâb-ı kiram onun acısını paylaşmak istiyor o ise bir an önce Rasûlullah’ı görmek istiyordu.
Sümeyra Hatun’un bu engin muhabbetine hayranlıkla şahid olan ashâb-ı kiram onun suallerine şöyle cevap veriyorlardı:
“Allah’a hamd olsun o iyidir. Senin istediğin gibidir.” Fakat bütün bu gayretler onun kalbindeki ıstırabı bir türlü dindirmiyordu. Bizzat kendisi Sevgili Peygamberimizi dünya gözüyle görmek istiyordu. Gözleri savaş meydanında hep onu arıyordu.
Sümeyra Hatun kendisini teskin etmeye çalışan ashâb-ı kirama adeta yalvarırcasına: “Onun bulunduğu yeri bana bildirin. Onu bana gösterin de ona bir bakayım?” dedi. Sahabiler iki Cihan Güneş Efendimizin bulunduğu tarafı işaret edince Sümeyra Hatun derhal o tarafa yöneldi. Koşarak hızlı bir şekilde oraya gitti. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin sağ olduğunu görünce Rabbimize şükretti ve :
“Anam - babam sana feda olsun Ya Rasûlallah! Sen sağ olduktan sonra her türlü musibet hiç gelir bana.” diyerek gönlündeki derin muhabbet ve hasreti dile getirdi.
“Sen sağ olduktan sonra” sözüyle dünyada her şeyin, her acının, her üzüntünün önemsiz olduğunu bu örnek davranışıyla göstermiş oldu.
İşte onlar Rasûlullahı böyle seviyorlardı. Ashâbı yıldızlaştıran, erişilmez yapan sır da bu değil miydi?
Ne derin muhabbet!... Ne kavi iman!... Ne hasret!... Ne metanet!... Ne sabır!... Ne teslimiyet!... Ne güzel örnek!...
Allahım bizlere de o aşk ve muhabbeti lutfeyle!... İmanımızı kavî, davranışlarımızı güzel eyle!... Allah ve Rasûlullah sevgisini gönlümüzde daima önde tutabilmeyi kolay eyle!... Ashâb-ı kiramın bu tür örnek davranışlarından hisseler alabilmeyi nasib et!... Sümeyra Hatun (r.anha)’nın şefaatlerine cümlemizi nail eyle!... Amin.
7 Aralık 2014 Pazar
Mevlit ;Mevlid, doğum zamanı demektir. Mevlid gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir.
Peygamber efendimizin doğum günü, bütün Müslümanların bayramıdır
Mevlid Kandili Nedir Anlamı bilgi ; İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü'l-evvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bu mübarek geceye "Mevlid Kandili" denir.
O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti.
Sevgili Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâm dini ile dünya aydınlandı, tek Allah inancı ile kalpler nurlandı. Eşitlik, adalet ve kardeşlik geldi. O'na inanan toplumlar gerçek huzura kavuştu. O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.
Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı "Vesiletün'necat" olan mevlid kitabı O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir.
Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O'nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir.
Bununla beraber, O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O'nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.
Mevlidin dinimizdeki yeri nedir?
Mevlid Peygamberimizden (a.s.m.) üç dört asır sonra icad edilen İslâmî bir âdet olmakla birlikte, bid’atın hasene (güzel) kısmına girmektedir. Büyük hadis ve fıkıh âlimi olan İbni Hacer, mevlid merâsiminin meşrûiyeti hakkında şu hadisi zikreder:
İbni Abbas’ın rivayetine göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Medine’ye hicret ettiklerinde Aşure gününde Yahudilerin oruç tuttuklarını öğrenir. Oruç tutmalarının sebebini sorduğunda Yahudilerden şu cevabı alır:
“Bu çok büyük bir gündür. Bugünde Allah, Mûsâ ile kavmini kurtardı. Firavun ile kavmini suda boğdu. Mûsâ da buna şükür için oruç tuttu. İşte biz de bugünün orucunu tutuyoruz.”
“Bunun üzerine Peygamberimiz, ‘Öyleyse biz Mûsâ’ya sizden daha yakın ve evlâyız’ buyurdu. O günden sonra hem kendisi oruç tuttu, hem de tutulması için tavsiyede bulundu.” ( Müslim, Sıyam 127)
Ammar bin Yâsir
(r.a.)
Kimsesiz, fakir, Yemenli bir aileye mensuptu. İslam tarihinde “Yâsir Ailesi” adıyla anılan bu aile, müşriklerin en büyük zulüm ve işkencelerine maruz kaldı. Bu işkencelerin tek bir sebebi vardı: Yâsir Ailesinin İslam nuruna bağlanmaları… Müslümanların sa*yısı arttıkça müşrikler endişeye kapılıyordu. Bedevi, vahşi müşriklerin elinde mümin*leri caydırmak için işkence silahından başka bir şey yoktu. Caydıramayınca da çılgına dönüyorlardı.
Yâsir Ailesinin genç evladı Hz. Ammar’ın gönlü, İslamiyet’le çarpıyordu. Mutlaka gidip Re*sû*lul*lah’ı görmeli, İslamiyet’i ondan öğrenmeliydi. Resûl-i Ek*rem Efendimiz, İslam’ın tebliğ merkezi olan Dârü’l-Erkam’da idi. Burada, gelen*lere İslam’ın hakikatlerini anlatıyor, nazil olan âyetleri öğretiyordu. Hz. Ammar doğruca Dârü’l-Erkam’a vardı. Re*sû*lul*lah’ın huzuruna gitti. Kur’ân-ı Kerim’in yüce hakikatlerini dinledi. Orada hemen İslamiyet’i kabul etti. Bu sırada yeryüzünde Müslümanların sayısı bir elin parmağı kadardı. Rivayete göre ilk Müslüman olan yedi kişiden biri de Hz. Ammar’dır.[1]
Yâsir Ailesinin tamamı İslamiyet’le müşerref oldu. Fakat müşriklerin korku*sundan bunu gizliyordu. Çünkü bu aile Mekke’ye dışarıdan gelmişti. Mutlaka güçlü bir kabilenin himayesinde bulunmaları gerekirdi. Yâsir Ailesinin hamisi, Mekke müşriklerinin kuv*vetli kabilelerinden Mahzumoğulları idi. Bu kabile Yâsir Ailesinin Müslüman olma*sına asla tahammül edemezdi. Himayelerine aldıkları bu insanlara akıl almaz işkence*ler tatbik ettiler. Yâsir Ailesinin her şe*yini kabul edebilirlerdi, fakat Müslüman olmala*rını asla… Önce mükâfatlarla vazgeçirmek istedilerse de muvaffak olamayınca işkence*lere giriştiler. Böy*lece İslam tarihinin ilk işkenceli hayatını bu ilk Müslümanlar yaşa*dı.
Yâsir Ailesinin üç ferdi Hz. Yâsir, Hz. Sümeyye ve Hz. Ammar kızgın kum*lar üzerine yatırılarak Mekke’nin dehşetli sıcağında aç ve susuz bırakılmışlardı. Müşriklerin bu işkencelerini gören ve engel olamayan Re*sû*lul*lah Efendimiz (a.s.m.) buna çok üzülüyor ve Yüce Allah’a şöyle yalvarıyordu:
“Allah’ım, Yâsir Ailesinden rahmetini esirgeme, onları affet.”
Hz. Yâsir, Re*sû*lul*lah’ı görünce dayanamayarak gözyaşları içinde, “Yâ Resulallah, bu işkenceler ne zamana kadar devam edecek?” diye sordu.
Re*sû*lul*lah Efendimiz, “Sabredin ey Yâsir Ailesi, sabredin. Bu sabrınızın ve sebatınızın mükâfatı cennettir.” buyurarak onları teselli etti.
Yâsir Ailesi gerçekten İslam tarihinin en üstün sabır örneğini göstermişti. Müşriklerin isteklerine ise asla boyun eğmemişlerdi.
Onlar Kur’ân’ın nuruna âşık olmuşlardı. Ailenin büyüğü Hz. Yâsir işkence*ler altında İslam’ın izzetini muhafaza etti, zalimlere asla boyun eğmeyerek, ru*hunu Cenâb-ı Hakk’a teslim etti. Cesedi işkenceler altında ezilirken, ruhu şehit olarak cennete uçtu.
Hanımı Hz. Sümeyye imanda sebatın zirvesindeydi. Ona işkence yapmayı üzerine alan, İslam’ın en büyük düşmanı Ebû Cehil’di. Fakat Hz. Sümeyye, Ebû Cehil’in bütün zorlamalarına beş para ehemmiyet vermiyordu. Ebû Cehil, onun bu ısrar ve sebatını anlamıştı. Sonunda mızrağını çekti, şehit etti.
Böylece Hz. Yâsir, İslam’ın ilk erkek şehidi, Hz. Sümeyye de İslam’ın ilk kadın şehidesi oldu. Onlar bu ağır imtihanları başarıyla verdiler, İslamiyet’in kökleş*mesi için hayatlarını feda ettiler. O büyük Peygamber’in müjdesine mazhar ola*rak ebedî saadete girdiler.
Sıra artık oğulları Hz. Ammar’a gelmişti. Gözü önünde anne ve babası acıma*sızca şehit edilmişti. Kendisi de ağır işkenceler altında hâlsiz kalmıştı. Müşrik grubun Am*mar’dan istedikleri, Re*sû*lul*lah’ın aleyhinde konuşmasıydı. En azın*dan imanından vazgeçtiğini, Lat ve Uzza putlarının “Muhammed’in dini”nden iyi olduklarını belirtmesiydi. Hz. Ammar, metanetini yitirmemişti. Fakat kur*tuluş çaresi yoktu. Ya öldürülecekti ve*ya istedikleri şeyleri söyleyecekti. Hz. Ammar, İslamiyet’in yücelmesi için hangisinin daha iyi olacağını düşünüyor, bir türlü karar veremiyordu. Onların istediklerini söyle*mek ölümden daha ağır ge*liyordu. Nihayet yine Re*sû*lul*lah’a kavuşmak için istekleri*ni yerine getirdi. “Di*liyle” dininden vazgeçtiğini bildirdi. Müşrikler de onu serbest bıraktılar.
Hz. Ammar, kalben söylememişti, ama yine de endişeliydi. Kalbi tir tir tit*riyordu. El*lerinden kurtulur kurtulmaz doğru Re*sû*lul*lah’a koştu, “Helak oldum, imanımı inkâr ettim, yâ Re*sû*lal*lah!” dedi. Ve hadiseyi baştan sona anlattı.
Re*sû*lul*lah (a.s.m.) “Kalbin nasıl?” diyerek, sözle söylediklerine kalbinin iş*tirak edip etmediğini sordu.
“Kalbim imanla doludur.” diyen Hz. Ammar’a Re*sû*lul*lah’ın cevabı şu oldu:
“Ammar tepeden tırnağa imanla doludur. Şayet sana tekrar böyle işkenceler ya*parlarsa, tekrar aynı taktikle ellerinden kurtulmanda bir mahzur yoktur.”
Hz. Ammar, Re*sû*lul*lah’ın bu beyanı üzerine sakinleşti. Huzura kavuştu. Ammar’ın başına gelen bu hadise üzerine âyet-i kerime nazil oldu. Kalbi imanla do*lu olduğu hâlde inkâra zorlanan kimselere bir mesuliyetin olmadığı beyan edil*di. Böylece Hz. Ammar’ın imanını Kur’ân tasdik ediyordu.[2]
Hz. Ammar daha sonra Medine’ye hicret etti. Re*sû*lul*lah onu Ensar’dan Hu*zeyfe bin Yeman ile kardeş yaptı. Mekke’de ona en ağır işkenceleri reva gören müşrik Huzeyfe bin Mugîre’ye karşı Yüce Allah ona en iyi dost ve kahraman kardeş olan Hz. Huzeyfe bin Yeman’ı vermişti. Bu saadeti tadan Hz. Ammar daima Allah’a şükrederdi.
İslam tarihinde ilk mescit fikrini ortaya atan, Hz. Ammar’dır. Re*sû*lul*lah Efendimiz Medine’ye hicret ettiklerinde, “Re*sû*lul*lah’a bir ibadetgâh ve istirahatgâh lazım.” diyerek ilk olarak bir mescit yapılmasını teklif etti. Kuba Mescidi onun bu fikrinden doğdu. Hz. Ammar, bu mescidin bizzat inşaatında çalışmış, omuzlarında taş taşımıştır.
Hz. Ammar, Bedir ve Hendek Harplerine katıldı. Büyük kahramanlıklar gös*terdi. Yalancı Peygamber Müseylime’ye karşı savaştı. Harp esnasında Müslüman mücahitlerin morallerini devamlı yüksek tuttu.
Sevgili Peygamberimizin çok sevdiği sahabilerden birisi şüphesiz Hz. Ammar’dı. Re*sû*lul*lah, Ammar’ı görünce yüzü sevinçle dolardı. “Ammar’a düşman olan, Allah’a düş*man olur. Ona kin besleyen ve onu kızdıran, Allah’ı kızdırmış olur.” “Cennet Ali, Am*mar, Selmân ve Bilâl’ı şiddetle arzu etmektedir.” şeklin*deki hadis-i şerifler, Peygamberimizin Hz. Ammar’ı ne derece sevdiğini göster*mesi bakımından mânidardır.
Şu hadise de bunun canlı bir misalidir:
Bir gün Hz. Hâlid bin Velid ile Hz. Am*mar arasında bir tartışma çıktı. Tartışmada Hz. Ammar haklıydı. İkisi de birbir*lerini Re*sû*lul*lah’a şikâyet ettiler. Re*sû*lul*lah Efendimiz, yukarıda zikrettiğimiz Ammar’la ilgili hadisleri beyan ederek, Hz. Hâlid’den Ammar’ı kızdırmamasını istedi. Hz. Hâlid der ki: “Yemin ederim, Re*sû*lul*lah’ın huzurundan ayrıldığımda, Hz. Ammar’ı nasıl memnun edeceğimden başka bir şey düşünemiyordum!”
Zühd ve sadelik içinde bir hayat geçiren Hz. Ammar, Hicrî 37 senesinde Sıffîn Harbi’nde şehit oldu.
Allah onlardan razı olsun!
Kimsesiz, fakir, Yemenli bir aileye mensuptu. İslam tarihinde “Yâsir Ailesi” adıyla anılan bu aile, müşriklerin en büyük zulüm ve işkencelerine maruz kaldı. Bu işkencelerin tek bir sebebi vardı: Yâsir Ailesinin İslam nuruna bağlanmaları… Müslümanların sa*yısı arttıkça müşrikler endişeye kapılıyordu. Bedevi, vahşi müşriklerin elinde mümin*leri caydırmak için işkence silahından başka bir şey yoktu. Caydıramayınca da çılgına dönüyorlardı.
Yâsir Ailesinin genç evladı Hz. Ammar’ın gönlü, İslamiyet’le çarpıyordu. Mutlaka gidip Re*sû*lul*lah’ı görmeli, İslamiyet’i ondan öğrenmeliydi. Resûl-i Ek*rem Efendimiz, İslam’ın tebliğ merkezi olan Dârü’l-Erkam’da idi. Burada, gelen*lere İslam’ın hakikatlerini anlatıyor, nazil olan âyetleri öğretiyordu. Hz. Ammar doğruca Dârü’l-Erkam’a vardı. Re*sû*lul*lah’ın huzuruna gitti. Kur’ân-ı Kerim’in yüce hakikatlerini dinledi. Orada hemen İslamiyet’i kabul etti. Bu sırada yeryüzünde Müslümanların sayısı bir elin parmağı kadardı. Rivayete göre ilk Müslüman olan yedi kişiden biri de Hz. Ammar’dır.[1]
Yâsir Ailesinin tamamı İslamiyet’le müşerref oldu. Fakat müşriklerin korku*sundan bunu gizliyordu. Çünkü bu aile Mekke’ye dışarıdan gelmişti. Mutlaka güçlü bir kabilenin himayesinde bulunmaları gerekirdi. Yâsir Ailesinin hamisi, Mekke müşriklerinin kuv*vetli kabilelerinden Mahzumoğulları idi. Bu kabile Yâsir Ailesinin Müslüman olma*sına asla tahammül edemezdi. Himayelerine aldıkları bu insanlara akıl almaz işkence*ler tatbik ettiler. Yâsir Ailesinin her şe*yini kabul edebilirlerdi, fakat Müslüman olmala*rını asla… Önce mükâfatlarla vazgeçirmek istedilerse de muvaffak olamayınca işkence*lere giriştiler. Böy*lece İslam tarihinin ilk işkenceli hayatını bu ilk Müslümanlar yaşa*dı.
Yâsir Ailesinin üç ferdi Hz. Yâsir, Hz. Sümeyye ve Hz. Ammar kızgın kum*lar üzerine yatırılarak Mekke’nin dehşetli sıcağında aç ve susuz bırakılmışlardı. Müşriklerin bu işkencelerini gören ve engel olamayan Re*sû*lul*lah Efendimiz (a.s.m.) buna çok üzülüyor ve Yüce Allah’a şöyle yalvarıyordu:
“Allah’ım, Yâsir Ailesinden rahmetini esirgeme, onları affet.”
Hz. Yâsir, Re*sû*lul*lah’ı görünce dayanamayarak gözyaşları içinde, “Yâ Resulallah, bu işkenceler ne zamana kadar devam edecek?” diye sordu.
Re*sû*lul*lah Efendimiz, “Sabredin ey Yâsir Ailesi, sabredin. Bu sabrınızın ve sebatınızın mükâfatı cennettir.” buyurarak onları teselli etti.
Yâsir Ailesi gerçekten İslam tarihinin en üstün sabır örneğini göstermişti. Müşriklerin isteklerine ise asla boyun eğmemişlerdi.
Onlar Kur’ân’ın nuruna âşık olmuşlardı. Ailenin büyüğü Hz. Yâsir işkence*ler altında İslam’ın izzetini muhafaza etti, zalimlere asla boyun eğmeyerek, ru*hunu Cenâb-ı Hakk’a teslim etti. Cesedi işkenceler altında ezilirken, ruhu şehit olarak cennete uçtu.
Hanımı Hz. Sümeyye imanda sebatın zirvesindeydi. Ona işkence yapmayı üzerine alan, İslam’ın en büyük düşmanı Ebû Cehil’di. Fakat Hz. Sümeyye, Ebû Cehil’in bütün zorlamalarına beş para ehemmiyet vermiyordu. Ebû Cehil, onun bu ısrar ve sebatını anlamıştı. Sonunda mızrağını çekti, şehit etti.
Böylece Hz. Yâsir, İslam’ın ilk erkek şehidi, Hz. Sümeyye de İslam’ın ilk kadın şehidesi oldu. Onlar bu ağır imtihanları başarıyla verdiler, İslamiyet’in kökleş*mesi için hayatlarını feda ettiler. O büyük Peygamber’in müjdesine mazhar ola*rak ebedî saadete girdiler.
Sıra artık oğulları Hz. Ammar’a gelmişti. Gözü önünde anne ve babası acıma*sızca şehit edilmişti. Kendisi de ağır işkenceler altında hâlsiz kalmıştı. Müşrik grubun Am*mar’dan istedikleri, Re*sû*lul*lah’ın aleyhinde konuşmasıydı. En azın*dan imanından vazgeçtiğini, Lat ve Uzza putlarının “Muhammed’in dini”nden iyi olduklarını belirtmesiydi. Hz. Ammar, metanetini yitirmemişti. Fakat kur*tuluş çaresi yoktu. Ya öldürülecekti ve*ya istedikleri şeyleri söyleyecekti. Hz. Ammar, İslamiyet’in yücelmesi için hangisinin daha iyi olacağını düşünüyor, bir türlü karar veremiyordu. Onların istediklerini söyle*mek ölümden daha ağır ge*liyordu. Nihayet yine Re*sû*lul*lah’a kavuşmak için istekleri*ni yerine getirdi. “Di*liyle” dininden vazgeçtiğini bildirdi. Müşrikler de onu serbest bıraktılar.
Hz. Ammar, kalben söylememişti, ama yine de endişeliydi. Kalbi tir tir tit*riyordu. El*lerinden kurtulur kurtulmaz doğru Re*sû*lul*lah’a koştu, “Helak oldum, imanımı inkâr ettim, yâ Re*sû*lal*lah!” dedi. Ve hadiseyi baştan sona anlattı.
Re*sû*lul*lah (a.s.m.) “Kalbin nasıl?” diyerek, sözle söylediklerine kalbinin iş*tirak edip etmediğini sordu.
“Kalbim imanla doludur.” diyen Hz. Ammar’a Re*sû*lul*lah’ın cevabı şu oldu:
“Ammar tepeden tırnağa imanla doludur. Şayet sana tekrar böyle işkenceler ya*parlarsa, tekrar aynı taktikle ellerinden kurtulmanda bir mahzur yoktur.”
Hz. Ammar, Re*sû*lul*lah’ın bu beyanı üzerine sakinleşti. Huzura kavuştu. Ammar’ın başına gelen bu hadise üzerine âyet-i kerime nazil oldu. Kalbi imanla do*lu olduğu hâlde inkâra zorlanan kimselere bir mesuliyetin olmadığı beyan edil*di. Böylece Hz. Ammar’ın imanını Kur’ân tasdik ediyordu.[2]
Hz. Ammar daha sonra Medine’ye hicret etti. Re*sû*lul*lah onu Ensar’dan Hu*zeyfe bin Yeman ile kardeş yaptı. Mekke’de ona en ağır işkenceleri reva gören müşrik Huzeyfe bin Mugîre’ye karşı Yüce Allah ona en iyi dost ve kahraman kardeş olan Hz. Huzeyfe bin Yeman’ı vermişti. Bu saadeti tadan Hz. Ammar daima Allah’a şükrederdi.
İslam tarihinde ilk mescit fikrini ortaya atan, Hz. Ammar’dır. Re*sû*lul*lah Efendimiz Medine’ye hicret ettiklerinde, “Re*sû*lul*lah’a bir ibadetgâh ve istirahatgâh lazım.” diyerek ilk olarak bir mescit yapılmasını teklif etti. Kuba Mescidi onun bu fikrinden doğdu. Hz. Ammar, bu mescidin bizzat inşaatında çalışmış, omuzlarında taş taşımıştır.
Hz. Ammar, Bedir ve Hendek Harplerine katıldı. Büyük kahramanlıklar gös*terdi. Yalancı Peygamber Müseylime’ye karşı savaştı. Harp esnasında Müslüman mücahitlerin morallerini devamlı yüksek tuttu.
Sevgili Peygamberimizin çok sevdiği sahabilerden birisi şüphesiz Hz. Ammar’dı. Re*sû*lul*lah, Ammar’ı görünce yüzü sevinçle dolardı. “Ammar’a düşman olan, Allah’a düş*man olur. Ona kin besleyen ve onu kızdıran, Allah’ı kızdırmış olur.” “Cennet Ali, Am*mar, Selmân ve Bilâl’ı şiddetle arzu etmektedir.” şeklin*deki hadis-i şerifler, Peygamberimizin Hz. Ammar’ı ne derece sevdiğini göster*mesi bakımından mânidardır.
Şu hadise de bunun canlı bir misalidir:
Bir gün Hz. Hâlid bin Velid ile Hz. Am*mar arasında bir tartışma çıktı. Tartışmada Hz. Ammar haklıydı. İkisi de birbir*lerini Re*sû*lul*lah’a şikâyet ettiler. Re*sû*lul*lah Efendimiz, yukarıda zikrettiğimiz Ammar’la ilgili hadisleri beyan ederek, Hz. Hâlid’den Ammar’ı kızdırmamasını istedi. Hz. Hâlid der ki: “Yemin ederim, Re*sû*lul*lah’ın huzurundan ayrıldığımda, Hz. Ammar’ı nasıl memnun edeceğimden başka bir şey düşünemiyordum!”
Zühd ve sadelik içinde bir hayat geçiren Hz. Ammar, Hicrî 37 senesinde Sıffîn Harbi’nde şehit oldu.
Allah onlardan razı olsun!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)