7 Aralık 2014 Pazar

HZ. AMMAR İBNİ YÂSİR (r.anh)


HZ. AMMAR İBNİ YÂSİR (r.anh)
Ammar İbni Yâsir radiyallahu anh imanda azmin ve sebâtin sembolü bir yigit!.. inancı uğruna gösterdiği fedakârlıklar, islâm'ın yüceliğinin bir vesikası olan kahraman!... Fedakârlığın imanın özü olduğunu gösteren ilk şehid çocuğu... Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin; "Cennet üç kişiye müstaktır. Ali, Ammar ve Selman." iltifatına mazhar cennetlik bir insan!...
Babası Yâsir, Yemen'li Kahtânî kabilesinin Ans kolundandır. Kaybolan kardeşini aramak için Mekke'ye geldi. Benî Mahzum kabilesinden Ebû Huzeyfe İbni Mugire'nin himayesine girdi. Sümeyye adındaki câriyesi ile evlendi. Bu evlilikten Ammar dünyaya geldi.
Ebu'l-Yekzan künyesiyle anılan Ammar İbni Yâsir, Erkam'ın evinde Suheyb ile birlikte otuzuncu müslüman olarak islâm'la şereflendi. Kısa bir müddet sonra babası Yâsir ve annesi Sümeyye hatun da müslüman oldular.
İslâm'ın ilk günleri zorlu günlerdi. İlk müslümanlar da zor zamanı yaşayan insanlardı. Zira müşrikler islâm'a girenleri tehdit eder, himâyesiz kimseleri de işkence altında inletirlerdi. Yâsir ailesi bu iniltileri bu acıları gönüllerine gömen ve müşriklerin en ağır işkencelerine karşı kahramanca direnen yiğitlerdir. Kalbi kararmış, gözü dönmüş, zâlimler Yâsir ailesine akla-hayale gelmeyecek cehennemî işkenceler yaptılar. Güneşin en kızgın saatlerinde üçünü birden çölün kavurucu kumlarına gömdüler. Üzerlerine, derileri kavlatan kor parçası kayaları koydular. Fakat kalblerinden imanlarını alamadılar.
Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz her gün Yâsir ailesinin yanına giderdi. Onlara manevî kuvvet, rûhî direnç verirdi. Bir ziyaretinde Ammar (r.a.) Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimize: "Yâ Rasûlallah işkence son haddine vardı." dedi: iki Cihan Güneşi Efendimiz de ona: "Sabret ey Ebü'l-Yekzan!... Sabrediniz ey Yâsir ailesi!.. Size vadedilen yer Cennettir." buyurdu. Onlara yüce hedefler göstererek acılarına, dertlerine ortak oldu.
Yine birgün Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz, Ammar (r.a)'ın yanına uğradı. Ateşle dağlayarak ona azap ettiklerini gördü. Mübarek eliyle başını sıvazladı ve: "Ya Rab!.. Bu ateşi İbrâhim'e berd ü selâm buyurduğun gibi Ammar'a da serin ve zararsız eyle." diye dua etti.
Ne dehşet verici, ne yürek dağlayan bir hadise!.. Hangi yürek dayanabilir buna?.. Amma ilâhî irâde böyle... Kader çerçevesi böyle çizilmiş... Bir mücâdele vermek gerekiyor... Allah Teâlâ kulunda bu gayreti görmek istiyor... Buyuruyor ki: "Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?" (Al-i imran: 142)
"İnsanlar, imtihandan geçirilmeden sadece iman ettik demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar?" (Ankebût; 2)
Yâsir ailesi gün geçmezdi ki işkenceye tâbi tutulmasın. Müşrikler, Sümeyye hatunu iki devenin arkasına bağlayarak yerlerde sürüklediler. Ebu Cehil ve avânesi, kamçı vurarak işkence ettiler. O gün anne ve babası ikisi birden şehadet şerbetini içti. Tenleri kızgın çölde kaldı. Ruhları ise Cennete uçtu.
İslâm'in ilk şehidleri olarak tarihe geçen Yâsir ailesi kıyamete kadar gelecek mü'minlere bu davranışlarıyla tükenmeyen bir şeref, bir asâlet bıraktılar.
Ammar (r.a) kendine yapılan zulüm ve cefaya direnmeğe devam etti. Birgün yine ona aklını kaybedesiye, soluğu kesilinceye, derileri soyuluncaya kadar çok ağır işkence yaptılar. Putlarını hayır ile yâd etmedikçe bırakmayacaklarını söylediler. O da ölümden kurtulmak için onların istedikleri şekilde Lât ve Uzza lehinde zarûreten konuşmak zorunda kaldı. Müşriklerin elinden kurtulur kurtulmaz doğruca Rasûlullah (s.a) efendimizin huzuruna vardı. Başından geçenleri ağlayarak anlattı. Efendimiz ona: "Bu sözleri söylerken kalbini nasıl buldun?" diye sordu. O da: "Kalbimde Allah'a imanda en ufak bir değişiklik olmadı." dedi. Bu cevap üzerine Efendimiz (s.a): "Ammar'ı başından ayağına kadar iman kapladı. iman kemiklerine işledi." buyurdu.
Gözyaşlarını mübarek elleriyle sildi. Kalbde iman yerleştikten sonra diliyle zarûrete binaen söylemenin imana zararı olmadığını hatta yine işkenceye uğrarsa aynı sözleri söyleyebileceğini ona su âyet-i kerime ile müjde verdi. Meâlen: "Kalbi imanla dolu olduğu halde inkâra zorlanan müstesna, inandıktan sonra Allah'ı inkâr edip gönlünü kafirliğe açanlara Allah'ın gazabı vardır. Büyük azâb da onlar içindir." (Nahl suresi: 106)
O, ilk önce Habeşistan'a daha sonra Medine'ye hicret etti. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz onu Huzeyfe İbni Yeman (r.a) ile kardeş ilan etti. Mescid-i Nebevi'nin inşâsında büyük gayretler gösterdi. İkişer ikişer kerpiç taşıdı. Efendimiz onu yüzü gözü toz içerisinde görünce: "Vah Ammar!.. Vah Ammar!.. Seni âsî bir topluluk öldürecek, sen onları cennete, onlar ise seni cehenneme davet edecekler." buyurdu.
Ammar (r.a) Bedir'den itibaren bütün gazvelerde bulundu. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Yemame savaşında kulağı kopmuş sallanırken o yigitçe savaşmağa devam etti. Dağılmak üzere olan orduyu: "Ey müslümanlar!.. Cennetten mi kaçıyorsunuz? Ben Ammar İbni Yâsir'im. Bu tarafa gelin." diye haykırarak toparladı. Hz. Ömer (r.a) zamanında Kûfe'ye vali olarak gönderildi. Hz. Ali (r.a) devrinde Cemel ve Sıffin'de 93 yaşlarında çarpışırken şehid düştü. Hz. Ali (r.a.)'ın kıldırdığı cenaze namazından sonra oraya defnedildi.
O, uzun boylu, kara yağız, ela gözlü ve geniş omuzluydu. Son derece sâde ve nezih yaşadı. Hiçbir namazını kazaya bırakmadı. 62 hadis-i şerif rivâyet etti. Buhari'de geçen bir rivayeti şöyledir: "Üç şeyi nefsinde toplayan kimse imanın tamamını elde etmiş olur.
1- Kendi aleyhine de olsa insafı elden bırakmamak, 2- Herkese selâm vermek. 3-Fakir iken bile sadaka vermek."
Cenab-ı Hak Ammar İbni Yâsir (r.a)'ın azim ve sebatini bizlere de lutfedip şefaatine nail eylesin. Amin.
SÜMMEYE BİNTİ HABBAT RA ANHA NI HAYATI

Hazret-i Sümeyye radıyallahu anhâ İslâm’da ilk şehid olan hanım sahâbî...
Ammar İbni Yâsir radıyallahu anh’in annesi... Ailecek kocası Yâsir ve oğlu ile beraber müşriklerin işkenceleri altında inlemelerine rağmen, imanlarından taviz vermeyen bir iman eri... Allah ve Rasûlü yolunda şerefle ölmeyi göze almış yiğitler...
Şirke düşmemek için çırpınan, ezâ ve cefâlara sabırla direnen bir mü’min âile... İslâm’ın ilk çilekeş ailesi... Allah ve Resûlü yolunda can veren ilk şehidler.
Sümeyye binti Habbat, Mahzumoğullarından Ebû Huzeyfe İbni Muğıre’nin câriyesi idi. Hizmetiyle kendini sevdirmişti. Ebû Huzeyfe onu Yâsir ile evlendirdi. Yâsir, Yemen’den kalkıp Mekke’ye gelen ve Ebû Huzeyfe’ye sığınarak yanında çalışan bir gençti. Çocukları olunca Yâsir’i âzat etti.
Bu evlilikten büyük sahâbî Ammar İbni Yâsir (r.a) dünyaya geldi. İslâm’in ilk günlerinde bu bahtiyar âilenin fertleri birlikte İslâm’la şereflenerek birer iman fedâisi oldular. Azgın müşriklerin akıl almaz işkencelerine mâruz kaldılar. Mekke’de kendilerini koruyacak kimseleri olmadığı için en acılı, en şiddetli işkencelere tâbî tutuldular. Başta Mahzumoğulları olmak üzere Kureyş müşriklerinin en ağır işkencelerine uğradılar. Güneşin en sıcak olduğu öğle vakitlerinde, kızgın kumlar üzerinde câniler tarafından develere bağlatılarak sürüklendiler. Kor parçası alev alev yanan kayalarla vücutlarını dağladılar. Amma aslâ imanlarından geri döndüremediler.
Yâsir âilesi olarak karı-koca ve oğulları Ammar (r.anhüm) imanda sebat etmenin en güzel örneğini verdiler. Canları pahasına da olsa Allah’a ve Resûlüne inanmanın ne büyük güç ve seâdet olduğunu gösterdiler. Karı-koca birlikte şehid edildiler. Yâsir (r.a.) ile Sümeyye ana İslâm’ın ilk şehidleri olarak tarihin şeref sayfalarına geçtiler.
Birgün İki Cihan Güneşi Efendimiz bu kahraman aileye işkence yapılan yere gitti. Uzaktan Rasûlullah (s.a)’in geldiğini görünce acılarını unutarak ona doğru bakmaya başladılar. Sanki onu karşılamak istercesine gözlerini ondan ayırmadılar. Yapılan işkencelere aldırış etmeden onu görmenin sevinciyle ferahladılar. Yanlarına yakınlaşınca Rahmet Peygamberi Efendimiz onların direnclerini artıracak, imânlarını koruma konusunda sabır ve tahammül gücü verecek, çektikleri ezâ ve cefâlara karşı tesellî ve teskîne vesîle olacak şu müjdeyi verdi:
“Sabredin ey Yâsir âilesi! Sabredin ey Yâsir âilesi! Sizi cennetle müjdelerim.” diye seslendi.
İslâm’ın ilk çilekeşlerine ebedî kalacakları yurdu yani cenneti vaad ederek, Dârüsselâm’ı = selâmette kalınacak yeri hedef olarak gösterdi. Ama insan âcizdi. Zayıf yaratılmıştı. Günler hep böyle işkence altında mı geçecekti. Yâsir (r.a) büyük bir teslimiyet içerisinde tekrar:
“Yâ Rasûlallah! Vakit hep böyle mi geçecek?” diye sordu.
Şefkat Peygamberi Efendimizin de yüreği sızlamaktaydı. Onlara yapılan işkenceyi kendine yapılmış gibi hissetmekteydi. Ama beşer olarak bir mücâdele verilmesi gerekiyordu. Onların direnmelerini istedi ve: “Allahım Yâsir âilesini rahmet ve mağfiretini ihsan et!” diye duâ etti. Onları ancak bu şekilde teselli etmeye çalıştı.
Aradan bir kaç gün geçmişti. İşkenceler devam etmekteydi. Yâsir (r.a) yaşlı idi. Yapılan ezâ ve cefâlara dayanamadı ve ruhunu teslim etti. Allah ve Rasûlü yolunda, iman mücâdelesinde erkeklerden ilk şehid olma bahtiyarlığına erişti.
Ebû Cehil’in amcası Ebû Huzeyfe, Yâsir’in şehâdetinden sonra bütün hıncını Sümeyye ve oğlu Ammar’dan almak istedi. Zalimliğinden bitkin bir halde kalmış ve yorulmuştu. Amcası Ebû Cehil’e: “Sümeyyenin işini de sana bırakıyorum.” dedi.
Ebû Cehil kininden, kibirinden gözü dönmüş vahşîler gibi Hazreti Sümeyye (r.anhâ)’ya doğru yöneldi ve öfke ile: “Sen güzelliğine âşık olduğun için Muhammed’e iman ettin.” diye hakaret etti. Sümeyye anamız da o sefih kişiye ağır lâflar söyleyerek karşılık verdi. Ebû Cehil iyice kudurdu. Duyduğu lâflarla suratına tükürülmüşe dönen sefih, zâlim, dinsiz, vahşî herif elindeki mızrağı Sümeyye annemize saplayarak şehid etti.
Ne yüce iman!.. Ne sabır!.. Ne tahammül!.. Ve ne güzel son!.. Zâlimin karşısında susmamak ne şecaat!.. Hakkı savunmak ve her yerde haykırmak ne kahramanlık!.. İman ne büyük güç!.. İmansız yürek hakîkaten sînede yük!.. Allahım bizleri de birer iman fedâisi eyle!.. Üç günlük dünyaya aldananlardan eyleme!.. Dâimâ hakkı tutup kaldırabilmeyi nasîb eyle!.. İmanla yaşayıp imanla Sana kavuşanlardan eyle!.. Amin.
Hz. Sümeyye (r.anhâ) İslâm’ın ilk hanım şehidi olma bahtiyarlığına eren cesur bir iman eridir. İslâm uğruna katlandığı fedakârlıklarıyla ün salmış, Allah ve Resûlü yoluna canını koymuş bir kahraman anne.
Hz. Sümeyye (r.anhâ)’nın oğlu Ammar İbni Yâsir (r.a) işkenceden kurtulunca doğru İki Cihan Güneşi Efendimizin huzuruna vardı. Annesinin böylesine acıklı bir şekilde şehid edilmesine çok üzüldüğünü ve artık yapılan zulümlere tahammüllerinin kalmadığını bildirdi. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz yine Ammar (r.a)’a sabır tavsiye etti. Haklarında: “Allahım! Yâsir âilesinden hiç birisine ateş ile azap etme.” diye duâ buyurdu.
Ümmetin Firavn’ı diye nitelendirilen azgın müşrik Ebû Cehil Bedir Savaşında öldürüldü. Şefkat Peygamberi Efendimiz o gün Ammar (r.a)’a hitaben: “Allah Teâlâ annenin katilini öldürdü.” buyurdu.
Rabbımız bu iman fedâisi âileye rametini bol eylesin. Cümlemize onların mücâdele aşkından, sabır ve metanetinden hisseler alabilmeyi ve şefaatlerine erebilmeyi nasîb eylesin. Amin.
Seffane Binti Hatim,Seffane Binti Hatim hakkında bilgi,kadın sahabe Seffane Binti Hatim kimdir,Seffane Binti Hatim (ra) hayatı
Seffâne Binti Hâtim (ra)


Rubeyyi binti Muavviz radıyallahu anhâ ilmî ve siyasî toplantılara katılan hanım sahâbîlerden... Medine’de İslâm’ın yayılmasına bilgisiyle, görgüsüyle hizmet eden bir hanımefendi... Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin evine gelip istirahat ettiği bir bahtiyar hanım!..

O, Medineli olup Hazreç kabilesinin Beni Neccar koluna mensuptur. Babası Muavviz İbni Hâris’tir. Annesi Ümmü Yezid’dir.

Rubeyyi babası ile birlikte müslüman oldu. Amcası Muaz İbni Hâris, Birinci Akabe görüşmesinde İslâm’la şereflenip Medine’ye geldiğinde kardeşi Muavviz İbni Hâris’de anlatılanlardan etkilenip müslüman olmağa karar verdi. Kızı Rubeyyi de, babasıyla birlikte kelime-i şehadet getirerek İslâm’ın ilklerinden oldul

Seffâne binti Hâtim radıyallahu anhâ cömertliği ile meşhur bir âilenin ferdi... Akıllı, zeki bir hanımefendi...
Babasının cömertliği darb-ı mesel haline gelmiş olan Hâtim-i Tâî’nin kızı...

Güzel konuşan, kendini ifadede acze düşmeyen, cesâret sâhibi bir hanım...

Esir düştükten sonra İslâm’la buluşan ve kardeşi Adiy İbni Hâtim’in de müslüman olmasına vesîle olan bahtiyar bir hanım sahâbî!..

O Yemen taraflarında yaşayan Tayy kabilesine mensuptur. Babası cömertliğiyle meşhur Hâtim-i Tâyî’dir. Akıllı bir kadın olan Seffâne binti Hâtim’in İslâm’la buluşması şöyle olmuştur:

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz, hicretin dokuzuncu yılında Tayy kabilesi üzerine Hz. Ali (r.a) komutasında bir birlik gönderdi. Tayy kabilesinin meşhur putu Füls’ü yıkıp ortadan kaldırmasını istedi.

Hz. Ali (r.a)’ın Tayy kabilesi topraklarına baskın düzenleyeceğini haber alan Adiy İbni Hâtim, aile efradını alarak Şam taraflarına kaçtı. Kızkardeşi Seffâne ise kabilesi içinde kaldı.

Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin atlıları bu kabilenin topraklarına girince Hz. Ali (r.a) komutasındaki süvariler Tayy kabilesine bir gece baskını düzenledi. Hz. Ali (r.a) halka; “lâ ilâhe illallah” deyin canınızı ve malınızı kurtarın diye ilân ettirdi. Müslüman olanlara dokunulmadı. Kabilenin diğer fertleri toptan esir alındılar. Süvâri birliği bir çok esir alarak, ganîmet ve mallar elde ederek döndüler.

Medine-i Münevvere’ye getirilen esirler Mescid-i Nebî’nin yanında bulunan esirlerin toplandığı yere kondu. İçlerinde Tayy kabilesinin reisi Adiy İbni Hâtim’in kızkardeşi Seffâne binti Hâtim de vardı.

Seffâne akıllı zekî ve özgüvene sâhib bir kadındı. İslâm’a karşı kalbinde bir sıcaklık oluşmuştu. Zira sefer halinde iken, yol boyu gelirken kendisine kötü davranılmamıştı. Rasûlullah (s.a)’in atlılarından hiç bir sert ve kaba hareket görmemişti. İnsanlara şefkat ve merhamet ile muamele ettiklerine şahit olmuştu. Müslümanların bu davranışı ona çok tesir etti. İslâm’ın şefkat ve merhameti onun gönlünde iman nurunun parlamasına vesîle oldu.

O Rasûlullah (s.a) ile görüşmek istedi. Efendimizin huzuruna çıkartıldı.

Bir rivayete göre de Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz esirlerin bulunduğu tarafa doğru gelmişti de Seffâne hemen ayağa kalkıp müslüman olduğunu söyleyip kendisini tanıtmıştı. Şöyle ki:

“Ya Rasûlallah! Ben Hâtem-i Tâî’nin kızıyım. Şüphesiz babam kendisine sığınanları korur, ihtiyaç sahiplerine yardım eder, açları doyurur, yemek yedirir, kendisinden bir şey isteyeni reddetmezdi.” dedi. Sözüne devam ederek:

“Şimdi babam öldü. Kılavuzum, ortadan kayboldu. Bana lütufta bulun. Beni esaretten kurtarmanı senden rica ediyorum.” dedi.

İki Cihan Güneşi efendimiz ona:

“ – Senin kılavuzun kim?” diye sordu.

O da:

“ – Adiyy İbni Hâtim” dedi.

Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz:

“– Şu Allah ve Resûlünden kaçan Adiyy İbni Hâtim mi?” dedi ve yürüyüp geçti.

Ertesi gün Rasûlullah (s.a) Mescidden dışarı çıktığında yine esirlerin toplandığı yerden geçiyordu. Seffâne binti Hâtim tekrar ayağa kalktı ve:

“ – Ya Rasûlallah babam öldü. Elçi ortadan kayboldu. Bana yardım eyle. Esaretten kurtar. Memleketime gönder.” dedi.

Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz Seffâne (r. anhâ)’nin bu samîmi isteğini yerine getirmek üzere şöyle cevap verdi:

“ – Tamam. Fakat gitmekte acele etme. Kavminden güvenli bir kimse gideceği zaman bana haber ver.” buyurdu.

Seffâne binti Hâtim (r. anhâ) İslâm’la şereflenişinin ve Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizden izin çıkmasının sevinciyle döneceği günü beklemeye başladı.

Nihayet memleketlerinden bir kervanın geldiğini duydu. Onlarla güven içerisinde gidebileceğini düşünerek hemen Fahr-i Kâinat (s.a) efendimizin huzuruna çıktı ve:

“ – Ya Rasûlallah! Beni götürecek, güvendiğim insanlardan bir kervan geldi.” dedi.

İki Cihan Güneşi efendimiz Seffâne binti Hâtim (r. anhâ)’ya bir deve hazırlattı. Ona yiyecek, içecek ve giyecek verdi. Türlü hediyelerle onu uğurladı.

Seffâne (r. anhâ) samimi bir müslüman olarak memleketine dönüp ailesinin ve kabilesinin İslâm’a girmesini arzu ediyordu.

Bunun için Şam taraflarına kaçan kardeşine ulaşmak üzere kervanla Suriye’ye gitti. Orada Adiyy İbni Hâtim’i buldu.

Olan biten, başından geçen hadiseleri bir bir kardeşine nakletti. Anlatılanları dikkatle dinleyen Adiyy İbni Hâtim’de bir merak uyandırdı. Seffãne (ranhâ) Sözüne devam ederek Rasûlullah (s.a)’in şefkat, merhamet, afv ve mûsâmahasına, cömertliğine hayran kaldığını söyledi. Kendisine karşı nâzik davranışlarından, hediyelerle uğurlayışından bahsetti.

Seffâne (r. anhâ) akıllı ve zekî bir hanım olduğu için kardeşi Adiy İbni Hâtim ona güvenirdi. Onun sözlerine değerlendirmelerine önem verirdi. Allah Rasûlünü görmüş birisi olarak kardeşine özel bir soru yöneltti ve:

“ – Şu zâtın işi hakkındaki görüşün nedir?” dedi.

Seffâne (r. anhâ) bu soru ile kardeşinin gönlünün İslâm’a ısındığını anladı. Eski inadının kalmadığını, kin ve öfkesinin söndüğünü düşündü. Adiyy İbni Hâtim’in onurunu okşayarak, tatlı dil ve yumuşak bir üslûbla onun aklına hitab ederek şöyle konuştu:

“Vallahi ey kardeşim, senin ona acele iltihak etmeni düşünürüm. Ona süratle katılmanı uygun görürüm.

Eğer o gerçekten bir peygamber ise ona önce giden için bir fazilet vardır. Ona tâbi olmakta başkalarının önüne geçmen senin için bir fazilet ve üstünlükdür.

Eğer o bir hükümdar ise, onun sâyesinde Yemen’deki saltanatını kaybetmez, seçkin insanlar içinde kalırsın. Hor ve hakir bir duruma düşmezsin! Artık karar sana aittir!” dedi.

Adiy İbni Hâtim’in kalbine çok tesir eden bu sözler onun zihninde yer etti. Onu düşünmeye sevk etti. İslâm’a yönelişini sağladı. İman nurunun kalbine girmesine ve gönlünde güzel ufuklar açılmasına vesîle oldu. Kızkardeşi Seffâne’ye cevap olarak:

“ – Vallahi söylediklerin yerinde bir görüştür. Ben bu zâta gideceğim. O bir yalancı ise bana zarar vermez. Eğer doğru ise söylediklerini dinler, kendisine tâbî olurum!” dedi.

Adiy İbni Hâtim hiç vakit kaybetmeden yola çıktı. Medine’ye geldi. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin huzuruna çıktı ve kelime-i şehâdet getirerek İslâm’la şereflendi.

Seffâne binti Hâtim (r. anhâ) akıllı, zekî hareketleriyle konuşmasının güzelliği ve ifadelerinin tesirli olmasıyla tanınmıştı. O, esâret hayatında gösterdiği cesaretle birlikte hem kendisi İslâm’ın nûruna kavuşmuş, hem de kardeşi Adiyy İbnî Hâtim’in bu nur halkasına girmesine vesile olmuştur.

Allah ondan razı olsun.
Cenâb-ı Hak cümlemize Seffâne (r. anhâ) gibi ince düşünceli, zekîce hareket edebilmeyi nasib eylesin. Bizleri dâima şerlere kilit, hayırla anahtar eylesin. Amin

3 Aralık 2014 Çarşamba

AL -İ İMRAN SURESİ 11 AYETE : TIPKI fıravun hanedanının ve onlardan öncekilerin tutumu gibi ayetlerimizi yalanladılar da ALLAH onların günahlarından dolayı tutup yok edi verdi ALLAH ın cezalandırması çok şiddetlidir
12 o inkar edenlere şöyle de : siz mutlaka yenileceksiniz ve toplanıp cehenneme  sürüleceksiniz o ne kötü döşektir
13 çarpışan iki toplulukta sizin için bir ders vardır bir topluluk allah yolunda çarpışıyordu diğeri de kafir onları göz göre göre kendilerinin iki katı görüyorlardı  ALLAH da yardımıyla dilediğini destekliyordu görecek gözlerin olanlar için elbette bunda bir ibret vardır
14 kadınlara oğullara yüklerle altın ve gümüş yığınlarına sdalma atlara davarlara ekinlere aşırı sevgi ve düşgünlük insanlara çok süslü gösterildi fakat bunlar dünya hayatını geçimlikleridir  oysa akıbet güzelliği onun ALLAH ın yanındadır
15 DE ki size o isdediklerinizden daha hayırlısını haber vereyim mi korunan kullar için rablerinin yanında altlarından ırmaklar akan cennetler  vardır onlar orada ebedi kalacaklardır ayrıca orada kendilerine gayet temiz eşler var hele birde ALLAH ın hoşnutluğu var ALLAH kulları görür
16 onlar şöyle derle  ey RABBİMİZ inandık iman getirdik artık bizim suçlarımızı bağışla o ateş azabından koru bizi
17sabredenleri doğrulukla gidenleri huzurunda divana duranları infak edenleri seherde tövbe istiğfar edenleri


Sabah namazının kılınışı:

2 REKAT SÜNNET
  • 1. REKAT
  • 2. REKAT
- "Niyet" edilir, "Niyet ettim Allah rızası için bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya"
- "Allahu Ekber" diyerek "İftitah tekbiri" alınır,
- "Sübhaneke" okunur,
- "Euzü-Besmele" çekilir,
- "Fatiha Sûresi" okunur,
- "Namaz Sûresi" okunur,
- "Rüku"a eğilinir,
- "Secde"ye gidilir,
- "Kıyam"a geçilir yani ayağa kalkılarak ikinci rekata başlanır,

2 REKAT FARZ

  • 1. REKAT
  • 2. REKAT
- Namaza başlamadan "Kamet" getirilir, (Erkekler için)
- "Niyet" edilir, "Niyet ettim Allah rızası için bugünkü sabah namazının farzını kılmaya"
- "Allahu Ekber" diyerek "İftitah tekbiri" alınır,
- "Sübhaneke" okunur,
- "Euzü-Besmele" çekilir,
- "Fatiha Sûresi" okunur,
- "Namaz Sûresi" okunur,
- "Rüku"a eğilinir,
- "Secde"ye gidilir,
- "Kıyam"a geçilir yani ayağa kalkılarak ikinci rekata başlanır
Sabah namazının vakti imsak ile girer, güneşin doğması ile biter. Ancak Hanifilere göre hafif ışıyıncaya kadar bırakmak, Şafilere göre ise erken, karanlık iken kılmak faziletlidir.

Hanefi mezhebinde sabah namazının geç kılınması daha faziletli olduğu için, imsaktan hemen sonra kılınmamaktadır.

Ayrıca imsak vaktinde değil de namaza başlanacağı vakit ezan okunur ki, insanlar namazın kılındığı vakti bilip cemaate gelsinler diye namazdan önce okunmaktadır.

İmsak girer girmez de namaz kılınabilir. Ezanı beklemek şart değildir.

Tam namaz kılarken ve namaz bitmeden güneş doğarsa Hanifilere göre namaz bozulur. Kerahet vakti çıktıktan sonra yeniden kılmak gerekir.

Zamanında sabah namazını kılamayan bir, kişi güneş doğduktan ve kerahet vakti çıktıktan sonra öğlen namazı girmeden kılarsa, hem sünnetini hem de farzını beraber kaza eder.

NAMAZIN FARZ OLUŞU



Namaz; Farsça bir kelimedir. Arap dilindeki karşılığı “Salât”tır. Dilimizde de  Farsça’da olduğu gibi, belli bir kural ve kaideler çerçevesinde yerine getirilen bildiğimiz bedeni ibadetin ismi olarak kullanılmaktadır. Namaz; İslam dininin en fazla önem verdiği ibadettir. Kur’an-ı Kerim, Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları’ndan (a.s) bu hususta gelen beyanattan haberdar olan hiçbir kimse, bunu inkar edemez. Bazı bilgisizlerin iddiasının aksine namaz, özellikle de Ehl-i Beyt mektebinde bütün ibadetlerin başında yer almış, kıyamet gününde kulun ilk sorgulanacağı ibadetin namaz olduğu vurgulanırken, günde elli bir rekat namaz kılmak, Ehl-i Beyt mektebi mensubu olmanın özel nişanelerinden olduğu, Ehl-i Beyt İmamlarınca kaydedilmiştir. (1)
Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları’nın hayatında da namaz, her zaman ve her halükarda başta ve en önemli mevkide yer almıştır. Öyle ki, hiçbir iş ve hiçbir tehlike namazı onların gözünde ikinci derece konumuna düşürmemiştir. Hatta en kritik an olan savaş meydanında düşmanla savaştıkları anda bile namaz ön planda olmuş ve namaz vakti olunca önce namazlarını kılmış, sonra savaşmaya devam etmişlerdir.
İbn-i Abbas diyor: “Hz. Ali (a.s)’ın Sıffin’de Muaviye ile savaştığı sırada ikide bir göğe yönelip güneşe baktığını gördüm. Hazrete, niçin böyle ikide bir güneşe baktığını sorduğumda; Hazret: “Öğle vakti olup olmadığını bilmek için bakıyorum, öğle olunca öğle namazını kılalım” buyurdular. Bunun üzerine ben: “Şimdi namaz vakti mi? Biz savaşmaktayız, savaş anında namaz olur mu?” dedim. Hazret: “Meğer biz onlarla niçin savaşıyoruz? Biz onlarla namazı yaşatmak için savaşmıyor muyuz?” buyurdular. İbn-i Abbas ekliyor: “Hazret asla gece (teheccüt) namazını terk etmedi, hatta Harir gecesinde bile gece namazını kıldı.” (2)
Hz. İmam Hüseyin (a.s) da Aşura günü Kerbela denen o belalı çölde ve o kanlı savaş esnasında bile namazını terk etmemiş, öğle vakti olunca düşmandan namaz kılmak için bir anlık savaşı durdurmayı istemiş, o Yezidîler bunu kabul etmeyince de, babası Ali bin Ebu Talib gibi, savaşa ve bütün o musibet ve felaketlere rağmen, geri kalan ashabıyla birlikte öğle namazını kılmıştır.
Kısacası namaz, İslam dininin direği ve en fazla önem verdiği ibadettir. Kur’an-ı Kerim, Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları’nın açıklamalarında hiçbir ibadete namaz kadar önem verilmemiştir. Biz Ehl-i Beyt mektebinin mensuplarının görüşü de bundan gayrisi değildir. Bizim burada namaz hakkındaki Kur’an-ı Kerim’in bütün ayetlerine ve Hz. Peygamber-i Ekrem ve Ehl-i Beyt İmamları’nın namaz hakkındaki bütün beyanlarına yer vermemiz imkansızdır. Ancak örnek olsun diye, Kur’an-ı Kerim’in namazla ilgili ayetlerinden ve Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları’nın namaz hakkındaki açıklamalarından bazılarını zikretmekle yetineceğiz. Daha fazla bilgi edinmek isteyen kardeşlerimiz, ilgili detaylı kitaplara müracaat edebilirler.
Yukarıda namazın Arapça karşılığının “salât” olduğuna işaret etmiştik. Salât kelimesi ve bu kelimeden üretilen çeşitli kipteki kelimeler Kur’an-ı Kerim’de birbirine yakın manalarla yüzü aşkın ayette geçmektedir. Bu ayetlerin bazılarında kesinlikle rahmet, mağfiret, dua ve niyaz anlamlarını ifade ederken, diğer bazılarında da kesinlikle, bildiğimiz namaz ibadetini ifade etmektedir. Aşağıda zikredeceğimiz örnekler bunu açık olarak gözler önüne serecektir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: “Allah ve melekleri, Peygambere salât etmektedirler. Ey iman edenler! Siz de O’na salât edin ve O’na selam verin.” (3) Bu ayet-i kerimede geniş zaman ve emir kipinde kullanılan salât kelimelerinden kesinlikle rahmet indirme ve dua etme anlamları kastedilmiştir.
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: “...Onlara salât (dua) et. Muhakkak ki senin salâtın (duan), onlara huzur ve sükunet verir. Şüphesiz Allah işiten ve bilendir.” (4) Bu ayet-i kerimede de salâtın dua anlamında kullanıldığı açıktır.
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İşte Rablerinden salâvat  ve rahmet hep onlaradır. Doğru yolu bulan da onlardır.” (5) Bu ayet-i kerimedeki salât kelimesinden üretilen  salâvat kelimesinin de af ve mağfiret anlamına geldiği açıkça gözler önündedir. Bunların benzeri diğer ayetler de mevcuttur. Ancak Kur’an-ı Kerim’de salât kelimesi ve bu kelimeden türetilen diğer kelimeler daha çok bildiğimiz bedeni ibadet olan namaz manasında kullanılmıştır. Bu, bizatihi ayetlerin kendilerinden de anlaşıldığı gibi, Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları’nın bu ayetlere getirdikleri yorumlar da aynı doğrultuda olmuştur. Şimdi bu ayetlerden birkaç örnek verelim.
Allah Teala şöyle buyuruyor: “Sen de içlerinde bulunup onlara salâtı ikame ettiğin (namazı kıldırdığın) vakit, onlardan bir bölük seninle beraber salâta (namaza) dursun, silahlarını da yanlarına alsınlar. Secde ettikten sonra bunlar arkanıza geçsinler, salât (namaz) kılmayan öbür grup gelip seninle salâtlarını (namazlarını) -kısaltılmış olarak- kılsınlar, korunmalıklarını ve silahlarını da yanlarına alsınlar. Çünkü kafirler sizin eşyanızdan ve silahlarınızdan gafil kaldığınızda birden üzerinize saldırmayı arzularlar...” (6) Bu ayet-i kerimede savaş esnasında salâtın (namazın) nasıl kılınacağı açıklanmakta ve bildiğimiz namaz kastedilmektedir.
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Salâtı (namazı) bitirdiğiniz zaman, ayakta, oturarak ve yanlarınız üzerine uzanarak Allah’ı zikredin. Güvene kavuşunca da salâtı  ikame edin (tam olarak yerine getirin). Çünkü salât (namaz), müminlere vakitli olarak yazılmıştır (farz kılınmıştır).” (7) Görüldüğü üzere bu ayet-i kerimede de salât kelimesi açıkça namaz anlamında kullanılmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de namaz kadar hiçbir ibadetin önemsenmediğine işaret etmiştik. Gerçekten de Kur’an-ı Kerim’e kısaca bir göz atan hiçbir kimse, onda en fazla üzerinde durulan ibadetin namaz olduğunu inkar edemez.
Kur’an’da bir iki defa değil, defalarca  her şeyden önce namaz kılmaya emredilmiştir. Yine Kur’an’da namaz kılanlar ilahi övgüye mazhar olurken, namaz kılmayan kimseler şiddetle kınanmıştır. Keza namaz kılanlar için büyük ilahi mükafatlar va’dedilirken, namaz kılmayanları büyük ilahi azabın beklediği açık bir dille ortaya koyulmuştur. İlaveten, Kur’an-ı Kerim’de namaz ibadetinin bütün ilahi dinlerin ortak ibadeti olduğu vurgulanırken, bütün ilahi elçilerin en fazla önemsediği ibadetin de namaz olduğu, hatta onların Allah Teala’dan kendilerini namaz kılanlardan kılmasını diledikleri ve namaz kılmanın bütün enbiyanın ortak vasfı olduğu gözler önüne serilmiştir.
Allah Teala şöyle buyuruyor: “Salâtı (namazı) ikame edin (gerektiği gibi kılın). Zekatı verin ve rüku edenlerle birlikte rüku edin.” (8)
Yine şöyle buyurmuştur: “Namazı kılın, O’ndan sakının ve bilin ki, dönüşünüz O’nadır.” (9)
Yine şöyle buyurmuştur: “İman eden kullarıma de ki: “İçinde alışveriş ve dostluk olmayan gün gelip çatmadan namazı dosdoğru kılsınlar ve kendilerine rızk olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve açık olarak Allah yolunda harcasınlar.”(10)
Yine şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Rüku ve secde edin, Rabbinize kulluk edin, hayırlar işleyin ki, kurtulasınız.... Öyleyse, namazı dosdoğru kılın, zekat verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin sahibinizdir. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır O.” (11)
Yine şöyle buyurmuştur: “Namazı dosdoğru kılın, zekat verin ve Allah’ın Resulü’ne itaat edin ki; rahmedilesiniz.” (12)
Yine şöyle buyurmuştur: “Allah’a yönelin, O’ndan sakının, namazı doğruca kılın ve müşriklerden olmayın.” (13)
Yine şöyle buyurmuştur: “Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden az bir zamanda ve gecenin yarısında ve üçte birinde, seninle beraber olan bir grup ile beraber kalkıp namaz kıldığını biliyor. Gece ve gündüzü takdir edip planlayan Allah’tır. Allah, sizin bu vakitlerde kalkmaya güç yetiremeyeceğinizi biliyor. O, sizin tevbenizi kabul etti. Artık Kur’an’dan okuyabildiğiniz kadar okuyun. Allah, sizden hastalananların olacağını ve çıkıp yeryüzünde Allah’ın fazlını (rızkını) arayan başkalarının bulunacağını ve diğer başkalarının da çıkıp Allah yolunda cihad edeceğini biliyor. Artık size müyesser olduğu kadar Kur’an okuyun, namaz kılın, zekat verin, Allah için güzel bir şekilde borç verin ki; kendi lehinize takdim ettiğiniz her hayrı Allah katında daha yararlı ve mükafatça daha büyük olarak bulacaksınız ve Allah’tan bağışlanma dileyin, şüphesiz O, çok bağışlayan ve çok acıyandır.” (14)
Bütün peygamberlere gelen vahiyde namaza emredildiğine, onların da en fazla namaza ehemmiyet verdiklerine ve Allah’tan kendilerini namaz kılanlardan kılmasını dilediklerine işaret etmiştik. Allah Teala bu hususta şöyle buyuruyor: “Onları (peygamberleri) emrimizle yol gösteren önderler kıldık. Onlara iyilikler yapmanın, namaz kılmanın, zekat vermenin yapılışını vahyettik ve onlar Bize kulluk edenlerdendiler.” (15)
Yine Hz. İsa (a.s)’ın dilinden şöyle buyurmuştur: “Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi, beni peygamber yaptı, nerede olursam olayım beni mübarek kıldı ve sağ olduğum müddetçe bana namaz ve zekatı emretti.” (16)
Yine tevhid kahramanı Hz. İbrahim (a.s) oğlu Hz. İsmail ve annesi Hacer’i Mekke çölünde yerleştirince Allah Teala’ya şöyle dua etmiştir: “Ey Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını, ekinsiz bir vadide saygın olan evinin yanında iskan ettim. Rabbimiz! Onları iskan ettim ki, namaz kılsınlar. İnsanlardan bazı gönülleri, onlara yönelt ve onları bazı nimetlerle rızıklandır ki şükretsinler.” (17)
Yine o Hazret kendi ve zürriyeti hakkında şöyle dua etmiştir: “Ey Rabbim! Beni namaz kılan eyle, zürriyetimden de. Ey Rabbimiz! Duamı kabul et.” (18)
Yine Allah Teala Hz. İsmail peygamber hakkında şöyle buyurmuştur: “Kitapta İsmail’i de an. O çok doğru sözlü, peygamber ve resul idi. Ailesine namaz ve zekatı emrederdi.” (19)
Yine Allah Teala, halis kulu Hz. Lokman’ın oğluna olan vasiyetlerinde namaz kılmaya da emrettiğini şöyle nakletmiştir: “Ey oğulcuğum! Namazı doğruca kıl, iyiliğe emret, kötülükten sakındır. Başına gelen musibetlere karşı dirençli ol ki, bütün bunlar önemli işlerdir.” (20)
Yine Allah Teala İsrailoğulları hakkında şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki, Allah İsrailoğullarından söz aldı ve biz onlardan on iki başkan seçtik. Allah onlara dedi ki: “Ben sizinle beraberim. Eğer namaz kılar, zekat verir, elçilerime inanır, onlara destek olursanız, Allah için güzel bir şekilde borç verirseniz, günahlarınızı sizden sileceğiz ve sizi altlarından nehirler akan cennetlere koyacağız. Artık bu sözleşmeden sonra sizden kim küfre girerse, o doğru yoldan tamamıyla sapmış demektir.” (21)
Yine Allah Teala kendilerine kitap verilen bütün ümmetlere namazı emrettiğini şöyle açıklamıştır: “Kendilerine kitap verilenler, ancak kesin delil ve hüccet onlara geldikten sonra ihtilafa düştüler. Halbuki onlara yalnızca, halis olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları, zekat vermeleri emredilmişti. İşte doğru din de budur.” (22)
Son elçisi olan Hz. Resul-ü Ekrem’e de namaz hususunda şöyle buyurmuştur: “Kitaptan sana vahyedileni oku ve namazı doğruca kıl. Çünkü namaz, fahiş ve iğrenç şeylerden alıkoyar...” (23)
Yine o Hazret’e şöyle buyurmuştur: “Ailene namazı emret ve kendin de onda istikametli ol. Biz senden rızk istemiyoruz. Seni rızıklandıran Biz’iz. Hayırlı sonuç ise takvanındır.” (24)
Allah Teala’nın namaz kılanları övdüğünü ve onlara mükafat va’dettiğini, namaz kılmayanları ise şiddetli bir dille kınadığını ve onlar için de azap va’dettiğini söylemiştik. Allah Teala bu hususta şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz, iman edip iyi işler yapanlar, namaz kılanlar ve zekat verenler için Rableri katında mükafatları vardır. Onlar için bir korku ve hüzün de olmayacaktır.” (25)
Yine şöyle buyurmuştur: “Onlar ki, namazı doğruca kılarlar ve Allah’ın onlara verdiği rızktan nafaka verirler (Allah yolunda harcarlar). İşte gerçekten mümin olanlar onlardır. Onlar için Rableri katında dereceler, bağışlanma ve güzel bir rızk vardır.” (26)
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostu ve sahibidirler. İyiliğe emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı doğruca kılarlar, zekatı verirler, Allah’a ve elçisine itaat ederler. İşte bunlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah izzet ve hikmet sahibidir.” (27)
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Ve onlar ki, Rablerinin rızasını kazanmak için sabrederler, namazı doğruca kılarlar, gizli ve açıkça Allah’ın onlara verdiği rızktan Allah yolunda harcarlar ve kötülüğü iyilikle giderirler. İşte dünya yurdunun sonucu onlarındır. Onlar, salih olan babaları, eşleri ve çocukları ebedi kalınacak cennetlere girecekler. Melekler de her kapıdan yanlarına girer; “Sabrettiğinizden dolayı size selam olsun, dünya yurdunun sonucu ne güzeldir” derler.” (28)
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Bunlar, herşeyi yerli yerinde olan o kitabın ayetleridir. İyilik ve güzellik yapanlar için, hidayet ve rahmettirler. Onlar ki, namazı doğruca kılarlar, zekatı verirler ve ahiret hayatına gerçekten inanırlar. İşte onlar, Rablerinden gelen hidayet üzeredirler ve asıl kurtuluşa erenler de onlardır.” (29)
Namaz kılanlar için yapılan bu övgü ve verilen bu güzel va’dlere karşı, namaza ilgisiz olan ve namazdan kaçanlar için ise, Kur’an-ı Kerim’de ağır bir kınama ve azap va’di olduğunu görmekteyiz.
Allah Teala şöyle buyuruyor: “Herkes kazandığından dolayı rehin kalacaktır. Sağ ehli olanlar hariç. Onlar cennetlerde azgın suçlulara soracaklar: “Sizi cehenneme sokan nedir?” Onlar: “Biz namaz kılanlardan olmadık, miskinlere yemek yedirmedik, dalanlarla beraber boş şeylere daldık, mükafat ve ceza gününü yalanladık, nihayet ölüm ile bize yakin geldi” diyecekler.” (30)
Yine Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Hayır, ruh köprücük kemiklerine dayanınca, “yukarı çeken kimdir” denilince, bunun temelli bir ayrılış olduğunu anlayınca ve ayaklar birbirine dolaşınca, işte o gün sevkiyat Rabbininin huzuruna olacaktır. Hayır, o, ne hakkı doğruladı, ne de namaz kıldı. Fakat yalanladı ve arkasını döndü. Sonra böbürlenerek ailesine gitti. Helak olasın, helak! Yine helak olasın helak!...” (31)
Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Fakat onlardan (peygamberlerden) sonra yeni bir nesil geldi. Onlar namazı zayi ettiler, şehvetlerine uydular. İşte onlar yakında kötü bir ceza ile karşılaşacaklar.” (32)
Bunlar namazla ilgili Kur’an-ı Kerim’de geçen ayetlerden bazı örneklerdi. Hadislere gelince, Hz. Resul ve Ehl-i Beyt İmamları’nın İslami mevzular içerisinden en fazla namaz üzerinde durduklarını ve en çok bu hususta açıklama yaptıklarını görmekteyiz. O mübarek zatların Ehl-i Beyt ekolu kanalından gelen namaz hususundaki nurlu beyanlarından bazıları şöyledir:
Hz. Ali (a.s), Resulullah (s.a.a)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Namaz dinin direğidir. Kıyamet gününde insanoğlunun amellerinden ilk bakılacak olan da odur. Eğer o doğru olursa, diğer amellerine de bakılacak, eğer doğru olmazsa, diğer amellerine bakılmayacaktır.” (33)
Bir rivayette de Hz. Resulullah’ın şöyle buyurduğu geçer: “Namaz dinin direğidir. Kim, onu kasıtlı olarak terkederse, dinini yıkmış olur.” (34)
Hz. İmam Sadık (a.s) Hz. Resulullah’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Namaz çadırın direği gibidir. Direk sağlam olursa, çadır bezi, kazık ve ipin bir faydası olur. Direk kırılırsa, ne ipin, ne kazığın, ne de çadır bezinin bir faydası kalmaz.” (35)
Hz. İmam Muhammed Bakır babaları aracılığıyla naklettiği bir hadiste şöyle der: “Bir gün Hz. Resulullah ashabına: “Eğer birinizin evinin önünden bir nehir akar ve o adam, günde beş defa o nehirde yıkanırsa, hiç bedeninde bir kir, bir pislik kalır mı?” diye sordu. Ashap: “Hayır, onda hiçbir pislik kalmaz” dediler. Bunun üzerine Hazret: “İşte beş vakit namaz da böyledir. Namaz akan bir nehre benzer, farz namazlardan her biri kılınınca kendinden önceki namazla kendisi arasında olan günahların silinmesine vesile olur” buyurdular.” (36)
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Namaz konusuna önem verin, onu koruyun, fazla olması için çalışın ve onunla Allah’a yakınlaşın. Çünkü o, vakitli olarak müminlere farz kılınmıştır. Ateş ehlinin; kendilerine: “Sizi cehenneme sokan nedir?”(37) sorulduğunda: “Biz namaz kılanlardan olmadık”(38) cevabını vereceklerini duymamış mısınız?
Bilin ki namaz, yaprağın dökülmesi gibi, insandan günahları döker ve kölenin hürriyetine kavuşması gibi insanı, günahlardan kurtarıp azad eder. Resulullah onu, insanın kapısı önünde olup gece gündüz beş defa yıkandığı bir çeşmeye benzetmiştir. Hiç böyle bir kimsenin bedeninde bir kirlilik kalır mı?
Müminlerden; dünya ziyneti, dünya malı ve göz aydınlığı olan evlat, kendilerini namaz kılmaktan alıkoymayan kimseler onu hakkıyla tanımışlardır. Allah Teala; “Öyle kişiler ki, ne ticaret ne alışveriş onları, Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz”(39) buyuruyor. Hz. Resulullah da, cennetle  müjdelendiği halde, Allah Teala’nın; “Aileni namaza emret, kendin de onda ısrarlı ol”(40) buyruğundan dolayı, namaz kılmaktan bitkin düşerdi. Hem ailesini namaza emreder, hem de kendi nefsini namaz kılmakta ısrar ettirirdi.”(41)
Ebu Osman dedi ki; “Salman-i Farsi ile birlikte bir ağacın gölgesinde oturduğumuz bir sırada, Salman ağacın budaklarının birinden tutarak salladı. Ağacın yaprakları dökülmeye başladı. Sonra bize dönerek: “Neden niçin böyle yaptığımı sormuyorsunuz?” dedi. Biz: “Niçin böyle yaptığını bize anlat” dedik. Bunun üzerine Salman şöyle dedi: “Bir gün biz de Hz. Resulullah ile birlikte bir ağacın gölgesinde oturmuştuk. Hazret, ağacın bir budağından tutarak silkeledi, ağacın yaprakları dökülmeye başladı. Hazret bize: “Niçin böyle yaptığımı soracak değil misiniz?” buyurdu. Biz: “Ey Resulullah! Niçin böyle yaptığını bize bildir” dedik. Hazret: “Müslüman bir kul namaza durduğu zaman, günahları bu ağacın yaprağının döküldüğü gibi, dökülmeğe başlar” buyurdular.”(42)
Hz. İmam Sadık (a.s) babaları aracılığıyla Hz. Resulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Her namaz vakti olduğunda bir melek insanlar arasında şöyle nida eder: “Ey insanlar! Kalkın ve namazınızla sırtınızda yaktığınız ateşi söndürünüz!”(43)
Muaviye bin Vehep diyor; “Hz. İmam Sadık (a.s)’a: “Kulların Allah’a yaklaşmasını sağlayan en faziletli amel nedir?” diye sorunca; Hazret: “Ben, marifetten sonra bu namazdan gayri daha faziletli bir amel tanımıyorum. Allah’ın salih kulu İsa (a.s)’ın; “Allah bana namazı tavsiye etti...” (44) buyurduğunu görmüyor musun?” buyurdular.”(45)
Hz. İmam Sadık (a.s), Hz. Resulullah (s.a.a)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Namaz, ölçektir; kim, ona vefa ederse, (kamil olarak yerine getirirse) ona vefa olunur (onun mükafatı eksiksiz olarak verilir).”(46)
Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah’a en sevimli amel namazdır. İnsanın  gusül veya abdest alıp, bir kimsenin görmediği bir yere giderek Allah’a rüku ve secde etmesinden daha güzel bir şey yoktur.  Kul secde ettiğinde, İblis: “Yazıklar olsun bana! Bu kul itaat etti, ben isyan ettim; bu kul secde etti, ben secde etmekten sakındım” diye feryat eder. Bilin ki, kulun Allah’a en yakın hali, secde halidir.”(47)
Hz. Resulullah’ın, Ebuzer’e olan tavsiyelerinden: “Ey Ebuzer! Allah, gözümün aydınlığını namazda kılmış; karnı aç olana yemeği, susuz olana da suyu sevdirdiği gibi, bana namazı sevdirmiştir. Şu farkla ki, aç olan yemek yediğinde, susuz olan da su içtiğinde ondan doyar, ama ben namazdan asla doymam.
Ey Ebuzer! Namazda olduğun sürece saltanat sahibi Allah’ın kapısını çalmaktasın. Saltanat sahibinin kapısını çalmaya devam eden için de o kapı mutlaka açılır.”(48)
Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s) dedi ki; Hz. Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Mümin bir kul namaza durduğunda, o, namazdan ayrılıncaya kadar Allah, o kuluna nazar eder; onu, başının üzerinden göğün en üst ucuna kadar rahmeti ile kuşatır; melekler yerden göğe kadar onun etrafını çevreler ve Allah’ın görevlendirdiği bir melek onun başının üzerinde durarak şöyle der: “Ey namaz kılan kul! Sana kimin nazar ettiğini ve senin kiminle konuştuğunu bir bilsen, ebedi olarak bulunduğun bu hâl ve mevkiden ayrılmak istemezsin.”(49)
Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kim, ne okuduğunu bilerek iki rekat namaz kılarsa, namazı bitirdiğinde, (kul hakkı hariç) bütün günahları affedilmiş olur.”(50)
İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Namazını gevşek tutma; çünkü Hz. Resulullah (s.a.a) ölüm anında buyurdular ki: “Namazı hafife alan benden değildir. Sarhoş edici içki içen benden değildir. Andolsun Allah’a ki, bu kimseler Kevser havuzu başında bana kavuşmayacaklardır.”(51)
Ebu Besir dedi ki; “Hz. İmam Musa Kazım (a.s) bana şöyle buyurdu: “Babam, vefat edeceği anda bana şöyle buyurdu: “Ey oğulcağım! Biz Ehl-i Beyt’in şefaati, namazı hafife alan kimseye ulaşmayacaktır.”(52)
İmam Sadık (a.s), Hz. Resulullah (s.a.a)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Mümin beş vakit namazları hakkıyla yerine getirdiği müddetçe şeytan ondan sakınır, ama ne zaman ki namazlarında gevşeklik edip onları terk etmeye başlarsa, şeytan bundan cesaret alır ve o kişiyi büyük günahlara daldırır.”(53)
Fuzeyl diyor: “Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s)’a “Onlar ki, namazlarını muhafaza ederler”(54) ayetini sordum. İmam (a.s): “Maksat farz namazlardır” buyurdu. Ben: “Onlar ki, namazlarına devam edeler”(55) ayetini sordum. İmam (a.s): “Maksat nafile namazlarıdır” buyurdu.”(56)
Zurare diyor: “Hz. İmam Muhammed Bakır (a.s)’a: “Allah’ın farz kıldığı namazlar hangileridir” diye sordum. İmam: “Gece, gündüz toplam beş vakit namaz farz kılınmıştır” buyurdu. Ben: “Allah bu namazları isimlendirerek kitabında (Kur’an’da) açıklamış mıdır?” dedim. İmam (a.s): “Evet açıklamıştır. Allah Teala Nebisi’ne emreder ki; “Güneşin dulûkundan (batıya meyletmesinden)  gecenin ğasakına (karanlığına) kadar namaz kıl...”(57) Güneşin dulûku, güneşin zevâli yani öğle vaktidir. Duluk ile ğasak arasında Allah’ın isimlendirdiği, açıkladığı ve vakitlerini belirlediği dört namaz vardır. Gecenin ğasakı ise, gece yarısıdır. Sonra Allah Teala: “Fecrin kuranını da (sabah namazını) unutma ki, fecrin kuranı meşhut olmaktadır (gece ve gündüz melekleri tarafından birlikte müşahede edilmektedir)”(58) buyurdu. İşte bu da beşinci farz namazdır. Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Namaz kıl, gündüzün iki tarafında...”(59)  gündüzün iki tarafı sabah ve akşamdır. “...ve gecenin yakın saatlerinde” bu da yatsı namazıdır. Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Namazları ve orta namazı koruyunuz”(60) orta namaz öğle namazıdır. O, Hz. Resulullah’ın kıldığı ilk namazdır. Bu namaz hem gündüzün ortasında kılınan namazdır, hem de gündüzün kılınan iki namazın, sabah ve ikindi namazlarının ortasında olan namazdır....”(61)
Bütün bu ayet ve hadislerden görüldü ki, namaz İslam dininin direğidir. Namazsız dindarlık olamaz. Namazsız Ehl-i Beyt muhipliği de olamaz. Çünkü Ehl-i Beyt, günde elli bir rekat namaz kılmayı Ehl-i Beyt muhipliğinin en önemli nişanesi olarak tanıtmıştır.(62) Bu, hakiki bir Ehl-i Beyt muhibbinin, bir gece ve gündüzde on yedi rekat olan günlük farz namazlara ilaveten, otuz dört rekat da nafile namazı kıldığını ifade etmektedir. Yine başta Hz. Resul olmak üzere Ehl-i Beyt İmamları, namaza ehemmiyet vermeyen ve namazını kılmayan kimselere Ehl-i Beyt’in şefaatinin ulaşmayacağını açıkça bildirmişlerdir. O halde mutlak surette namaz kılınacaktır. Bundan bir kaçış yolu yoktur. Bu şüphe götürmeyen bir konudur. Ancak sorun namazın nasıl kılınacağı konusudur. Acaba her şahıs istediği şekilde namaz kılabilir mi? Açıktır ki bunun cevabı hayırdır. Çünkü namaz bir ibadettir. İbadetin aslı Allah ve elçisi tarafından belirlendiği gibi, şekli de ancak onlar tarafından açıklanabilir. O halde biz namazımızı ancak Hz. Resul ve hak varisleri olan pak Ehl-i Beyt’inin kıldığı ve açıkladığı şekilde kılabiliriz. Bunun dışında kalan şekiller ise bidat ve batıl şekillerdir.


(1) - Vesail-üş Şia, c. 3, s. 41.
(2) - Bihar-ül Envar, c. 83, s. 23.
(3) - Ahzab, 56.
(4) - Tevbe, 103.
(5) - Bakara, 157.
(6) - Nisa, 102.
(7) - Nisa, 103.
(8) - Bakara, 43, 83, 110, Nisa 77, 103 vs.
(9) - En’am, 72.
(10) - İbrahim, 31.
(11) - Hac, 77, 78.
(12) - Nur, 56.
(13) - Rum, 31.
(14) - Müzemmil, 20.
(15) - Enbiya, 73.
(16) - Meryem, 30, 31.
(17) - İbrahim, 37
(18) - İbrahim, 40.
(19) - Meryem, 54, 55.
(20) - Lokman, 17.
(21) - Maide, 12
(22) - Beyyine, 4.
(23) - Ankebut, 45.
(24) - Tâhâ, 132.
(25) - Bakara, 277.
(26) - Enfâl, 3, 4.
(27) - Tevbe, 71.
(28) - R’ad, 22, 23.
(29) - Lokman, 2, 3, 4.
(30) - Müddessir, 38.ayetten 47.ayete kadar.
(31) - Kıyamet, 26.ayetten 35.ayete kadar.
(32) - Meryem, 59.
(33) - Et-Tehzib, c. 2 s. 237, Vesail-üş Şia, c. 3 s. 23, Bihar-ül Envar, c. 72, s. 227, Menlayahzuruhul Fakih, c. 1, s. 134.
(34) - Bihar-ül Envar, c. 72 s. 202.
(35) - Furu-u Kafi c. 3 s. 266, Men La Yahduruh-ül Fakih, c. 1 s. 136, Et-Tehzib, c. 2 s. 238, Vesail-üş Şia, c. 3 s. 21, Bihar-ül Envar c. 72, s. 218 ve s. 227.
(36) - Et-Tehzib, c. 2,s. 237, Menlayahzuruhul Fakih, c. 1, s. 136, Bihar-ül Envar, c. 72, s. 236, 219.
(37) - Müddessir, 42.
(38) - Müddessir, 43.
(39) - Nur, 37.
(40) - Taha, 123.
(41) - Nehc-ül Belağa; 197. hutbe, Bihar-ül Envar; c. 72, s. 224.
(42) - Bihar-ül Envar, c. 72, s. 208.
(43) - Bihar-ül Envar, c. 72,s. 209, Et-Tehzib, c. 2, s. 238.
(44) - Meryem, 31
(45) - Bihar-ül Envar, c. 72, s. 226, 219, Et-Tehzib, c. 2, s. 236.
(46) - Vesail-üş Şia, c. 3, s. 22, Bihar-ül Envar, c. 72, s. 235.
(47) - Bihar-ül Envar, c. 72, s. 233.
(48) - Bihar-ül Envar, c. 72, s. 233.
(49) - Furu-u Kafi, c. 3, s. 265, Vesail-üş Şia, c. 3, s. 21.
(50) - Furu-u Kafi, c. 3, s. 266, Bihar-ül Envar, c. 72, s. 219.
(51) - Furu-u Kafi, c. 3, s. 269, Menlayahzuruhul Fakih, c. 1, s. 132, Vesail-üş Şia, c. 3, s. 15, 16.
(52) - Furu-u Kafi, c. 3, s. 270, Menlayahzuruhul Fakih, c. 1 s. 133, Vesail-üş Şia, c. 3, s. 16, 17.
(53) - Furu-u Kafi, c. 3, s. 269, Vesail-üş Şia, c. 3, s. 18.
(54) - Müminun, 9.
(55) - Mearic, 23.
(56) - Fur-u Kafi, c. 3, s. 270.
(57) - İsrâ, 78.
(58) - İsrâ, 78
(59) - Hûd, 114
(60) - Bakara, 239.
(61) - Furu-u Kafi, c. 3, s. 271.
(62) - Bkz. Vesail-üş Şia, c. 3, s. 41.